26 Mayıs 2013 Pazar

ENİM’İN DOĞRULUŞU


Elinde tuttuğu kitabın kırışmış sayfasını nazikçe düzeltti. Masa lambasının yanına gidip, ışığın altına yavaşça kitabı tuttu. Görmek istediği şey kitabın kapağına işlenmiş parmak izleri ve parmağın bıraktığı o eşsiz benlik kokusuydu. Kokuyu hissettiği an, kitapla ilgili tüm anıları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Kitap yaklaşık 10 yıl önce trafik kazasında kaybettiği eşinin o tatlı dokunuşuyla yoğrulmuştu. Sabah ayazında, güneş doğmadan önce eline bu kitabı alır; sanki eşi yanındaymış gibi bu kitabı açar ve 387.kelimeye kadar okurdu. Eşinin okuduğu bu son kitap onun her gününün ilk kitabı olurdu ta ki 387.kelimeye kadar. Eşinin dokunduğu son kelime ve eşinin içine işlemiş o son kitabın son kelimesi: ‘doğruldu’. Ve yıllardır da kafasını meşgul eden o sekiz harf.3 sesli, 5 sessiz. 3 hece. Geçmiş zaman. İçinde iki ünlü düşmesi olan o kelime…  Doğruldu…
Oldum olası kitaplarına gelebilecek her zararı engellemek için çaba harcamıştı. Tüm yaşadıklarını o kitapların her sayfasına dikkatlice işlemişti;  her sayfada parmak izi, kaleminin o ince dokunuşları vardı. Hayatına izinsizce müdahale edenlere inat, itinayla çizerdi aklında hatıralarının kapılarını açan o kelimeleri. Kelimeler yalnızca onun altını çizdiği birkaç harften oluşmazdı. O her kelimenin dokusunu ve hissiyatını öyle sindirerek içine işlerdi ki, o kelimeler ona kusursuzca yapışıp kalırdı. Onu kitapların dünyasından ayırmaya çalıştığınızda elinizde sadece bitkisel hayata girmiş bir adam bulabilirdiniz çünkü o eşinin dokunduğu o kitapları kendini her gün keşfedercesine sahiplenmiş ve kendine kelimelerle dolu ikinci bir dünya yaratmıştı.
Ona soru sorduğunuzda ya da konuşmaya çalıştığınızda onda ilk dikkatinizi çeken şey sağ kaşının üstündeki uzun, ince m harfine benzeyen yara izi olurdu. O iz küçükken geçirdiği kaza sonucu olmuş ve o da yıllarca onu saklamak için çaba harcadıysa da kelimelerin gizeminin artık o izi sakladığını fark ettiği an bu çabadan vazgeçmişti. Onun için önemli olan tek şey kelimelerin yaşayışlarıyla kendine yeni bir yaşam yaratmak ve o yaşamda da eşine, eşinin hala yaşadığına dair küçücükte olsa bir umut bulabilmekti.
O gün her sabah yaptığı gibi kitabı eline alıp, 387.kelimeye kadar okudu. Bu sefer öncekilerden farklı olarak bir şey dikkatini çekmişti. O son kelimeyi cümlenin içinden kopartarak ele aldığında, eşinin ona bir şey anlatmak isteyebileceğini düşündü. Doğrulmak… Doğru ve doğrulmak. İki anlamın içe içe geçtiği ve yeniden kelimelerin gizeminin farkına vardığı o kelime. Acaba doğru olan neydi? Neye doğrulmalıydı? Kime, neye doğrularak kendine doğru bir hayat çizebilirdi ki. Sadece eşinin okuduğu basit bir kelimeydi. Doğrulmak. Neden başka anlamlar yükleyerek, eşine dair anılarını depreştiren bu kelimeleri bu kadar sahiplenmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranmamak için seçtiği bu yolda neden sürekli kendini bu yoldan çıkartacak ipuçları arıyordu ki. Zaten kelimelerin gizemini benimsemesinin tek nedeni onun yeni bir hayat arayışı değil miydi? Peki, o zaman niye kendine yeni bir hayat çizme konusunda düşündüğünde eşine ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Hem bunun ihanet olacağını düşünmek, hem de bu yoldan kaçmak için çabalamak birbirine ters düşmüyor muydu? Neydi bunca çırpınış, bunca sorgulama… O kelimeler sadece basit birkaç harften oluşuyordu ve o da bu basitlikte kendini haklı çıkartacak ve eşine ihanet etmediğini düşündürecek ipuçları arıyordu. Buna da kelimelerin gizemi diyordu. Bu muydu gizem! Kendine 10 yıldır sorduğu o soru onun kendini avutmak için ya da çaresizliğini unutmak için seçtiği bir yol muydu? O da bilmiyordu. Tek bildiği yeni bir hayata başlama noktasında eşine ihanet ettiği düşüncesiydi. Bu düşünceden kurtulmak için de eşinin dokunuşlarına sahip o kelimeleri seçmiş ve onlardan bir kurtuluş yolu istemişti. Aslında bunların hepsi bir bahaneden ibaretti. O eşini hala seviyordu ama o gittiğinden beri eve kapanarak, kendini her gün o varmış gibi yaşatıyordu. Kelimelerin gizemini de, onu bu tutsaklıktan kurtarışına yol gösterecekleri için seçmişti. Hâlbuki bu tamamen kendine haklı bir sebep bulma çabasıydı. Bahanelerdi. Soran olursa eşimin dokunduğu son kelime doğrulmaktı ve ben de yeni bir hayata doğrularak eşimin doğru gördüğü bir şey yaptım mı diyecekti? Ahh! Neden bu kadar çabalıyordu ki. Sadece istediği eşini düşünerek yıprattığı bedenini azıcıkta olsa hayata döndürebilmekti. Eğer kendi hayata veda etseydi ve ardında eşini bıraksaydı, asla onun gibi yaşamasını istemezdi. Bu sadece kendini yıpratmaktı. Binlerce defa o kelimeyi okuyup, kendine yeni bir yol bulma çabası saçmalıktan başka neydi ki. Evet! Saçmalık.
Saat 12.08’di ve o elinden kitabı bırakıp, kendi için bir şey yapacakmışçasına sevindi. Dışarı çıktı ve sokakta yılların değiştirdiği onca şeyin nasıl olurda dikkatini çekmediğini düşündü. Acaba kendi yüzü de bu denli değişmiş miydi? Yüzündeki yara izi, uzun ve ince kaşları ya o gamzeleri… Tüm bunlar kaybolarak yerine yılların hatırası kırışıklıkları mı bırakmıştı? Şuan kaç yaşında olduğunu düşündü, 40’lı yaşlarında olmalıydı. Etraftaki koku hiç değişmemişti, hala ona annesini hatırlatan çimen kokusuydu. Büyüdüğü evin büyük bir bahçesi vardı, o da çoğu zaman annesine bahçe konusunda yardım ederdi. Çimleri biçer, çiçekleri sulardı. Şimdi ise tek yaptığı o kitabı eline alıp, tek bir kelimeye odaklanmaktı.

 10 dakikadır yürüdüğünün yeni farkına varmıştı. Acaba neredeydi? Yıllar o kadar değiştirmişti ki, kendi bile şaşırmıştı. Etraftaki insanların telaşı ona yaşama isteği veriyordu. Bir an için o isteği düşünürken, gözleri kararmaya başladı. Yanındaki banka tutunmaya çalışsa da bank sanki elinden kayıp gitti. Son hatırladığı elinde dondurma olan ve annesinin eline tutan o çocuğun haykırışıydı. Gözlerini açtığında etrafında bir grup insan vardı. Hiçbirini tam anımsamadığını düşünse de içlerinden birini tanıyordu. Eşi. Eşi ve doktorun konuşmalarını az da olsa duyuyor gibiydi. Doktor, beyninde tümör olduğunu ve bu yüzden de hayal dünyasında yaşadığı karmaşıklıktan kurtulmak için çabalarken bayıldığını söyledi. Enim o an nerede olduğunun farkında ama neden bu yaşananların onun başına geldiğinin farkında değildi. Etraftakiler eşini kaybettiğini düşünerek sokağa fırlayan adam olarak bahsediyordu ondan. Ama eşi yanındaydı, peki ya tüm bu olanlar neydi. Eşi buradaysa neden onun öldüğünü düşünmüştü ki. Tüm bunlar bir şaka olmalıydı. Hemşirenin koluna yaptığı iğneyle, derin bir uykuya dalmadan önce duyduğu son cümle ‘ doğrulun lütfen’ idi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder