15 Eylül 2013 Pazar

Canımın içi...

Daha once kendimden bahsetmistim ama bir şeyi soylemeyi unutmusum. Ablamı... O benim canim, disardan onun benim manevi ablam oldugunu dusunenler oluyor halbuki manevi degil bildigin can o, can. Her seyiyle, her zaman benim yanimda olan kanatsiz bir melek. Aslinda kesin kanatlari var da benim gozlerde sorun olunca gormemem normal.     Birini kendine yakin hissedince her seyini paylasirsin ya ben ablami o kadar yakin hissettimki inan o beni artik benden bin kat daha iyi taniyor. Ilklerimi, sirlarimi, sevdigim seyleri ve sevmediklerimi biliyor.Ha bir de su "cak cak cak" meselesi var, o benim sinir oldugumu bile bile su sakizi oyle cignemiyor mu. Inan baskasi olsa hayatta cekilmez zira sinir olurum ama o ablam. Canim, kanim. Bu sebeple sonsuza kadar dayanabilirim(ablam eger bunu okuyorsan gaza gelip o sakizi caklatma olur mu, hahaha). Simdi ablamla neler yapabilirim soyleyeyim, aylarca yillarca abliskoyla kahve elimizde kitap okuyabilirim. Surekli karikaturlere bakabiliriz. Durun durun mimiklerimizle sabahlara kadar kahkaha atabiliriz(bkz:gecen gunku koridor kahkahasi...) Az once arkadasim ablan gitti mi filan dedi, yuzumu gorseydiniz ayni onunden oyuncagi alinan cocugun hayal kirikligini gibiydi. Ama bir anlik tabisi, ben ablami birakmam. O giderse pesinden kardesi piiir oraya ucarr... Bu konuda azicik inatciyim da. Ben bana kalsa sabaha kadar yazarim, ki ablam bunu cok iyi bilir, ama bazen yazamiyorum, hele ki ablami yazarak anlatamiyorum. Surada en yetenekli yazar da olsa ablami anlatamazdi. Ben bosuna canimin ici demiyorum dimi, o benimm her seyim. Her zaman her seyin en ama en guzeli onun olsun, sabahlara kadar elinde kahvesi kitap okuyacak vakti cok olsun ve o sapsal gulumsemesi ve ustune o enerjisiyle herkesi gulumsetmesi hic bitmesin. Benim ablam her seyin en iyisine layik. Ayiptir soylemesi benim ablam arkadas elbette her seyin en iyisini o hakeder.Ha bu arada ben senin o terketmelerini yerim ablam, biliyor musun... Hep boyle olalimm, hep...

"...bazen insanlar cok guzel duyordu.
Gorunusleriyle degil.
Soyledikleriyle hic degil.
Sadece varliklariyla.."       - Benim icin ablam... Onun yaptigi ve benim icin cok ozel bir alinti.

14 Eylül 2013 Cumartesi

Gitmek kolay mı dersin?

Hani sõylemek istediklerin vardır da doğru zamanı kollarsın ya kendince, işte ben o zamanın çocuğuyum. Gitmekte, kalmakta ne denli koyarsa insana bana da o denli koyuyor bu zaman. İnsanlar için gidenin ardından dur demek, kalana da benimle kal demek zordur. Benim içinse tüm bu olanları izlemektir zor olan. Biliyorum, beni sarıp sarmalamak istiyorsunuz kaybetmemek için sevdiğinizi. Peki ama neden beni bahane gösteriyorsunuz ki. Yani ben basit bir zamandan ibaretim, yelkovanın kölesi, akrebin tiryakisiyim. Ne yelkovana karşı çıkacak yüreğim ne de akrebe boyun eğdirecek cesaretim var. Elimde olan sadece nevi şahsına münhasır bir kitap, o da benim esaretimden nasibini aldı vakti zamanında. Her sayfasında ayrı bir iz taşır oldu benliğimden, ne sustu çaresiz ne de azdı vakitsiz. Peki, sen hala durmuş bana benim sana olacak olan yardımımdan bahsediyorsun değil mi, ah be sen hala kendi ayağının üstüne dahi basamayan bir çocuksun bunun farkında mısın. Dediğim gibi ben sadece o hep gelmesi beklenen zamanım, aslında yokum zira ben sadece senin gibi çocukların avutucu oyuncağıyım...





26 Mayıs 2013 Pazar

Lana Del Rey - Young and Beautiful

ENİM’İN DOĞRULUŞU


Elinde tuttuğu kitabın kırışmış sayfasını nazikçe düzeltti. Masa lambasının yanına gidip, ışığın altına yavaşça kitabı tuttu. Görmek istediği şey kitabın kapağına işlenmiş parmak izleri ve parmağın bıraktığı o eşsiz benlik kokusuydu. Kokuyu hissettiği an, kitapla ilgili tüm anıları gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Kitap yaklaşık 10 yıl önce trafik kazasında kaybettiği eşinin o tatlı dokunuşuyla yoğrulmuştu. Sabah ayazında, güneş doğmadan önce eline bu kitabı alır; sanki eşi yanındaymış gibi bu kitabı açar ve 387.kelimeye kadar okurdu. Eşinin okuduğu bu son kitap onun her gününün ilk kitabı olurdu ta ki 387.kelimeye kadar. Eşinin dokunduğu son kelime ve eşinin içine işlemiş o son kitabın son kelimesi: ‘doğruldu’. Ve yıllardır da kafasını meşgul eden o sekiz harf.3 sesli, 5 sessiz. 3 hece. Geçmiş zaman. İçinde iki ünlü düşmesi olan o kelime…  Doğruldu…
Oldum olası kitaplarına gelebilecek her zararı engellemek için çaba harcamıştı. Tüm yaşadıklarını o kitapların her sayfasına dikkatlice işlemişti;  her sayfada parmak izi, kaleminin o ince dokunuşları vardı. Hayatına izinsizce müdahale edenlere inat, itinayla çizerdi aklında hatıralarının kapılarını açan o kelimeleri. Kelimeler yalnızca onun altını çizdiği birkaç harften oluşmazdı. O her kelimenin dokusunu ve hissiyatını öyle sindirerek içine işlerdi ki, o kelimeler ona kusursuzca yapışıp kalırdı. Onu kitapların dünyasından ayırmaya çalıştığınızda elinizde sadece bitkisel hayata girmiş bir adam bulabilirdiniz çünkü o eşinin dokunduğu o kitapları kendini her gün keşfedercesine sahiplenmiş ve kendine kelimelerle dolu ikinci bir dünya yaratmıştı.
Ona soru sorduğunuzda ya da konuşmaya çalıştığınızda onda ilk dikkatinizi çeken şey sağ kaşının üstündeki uzun, ince m harfine benzeyen yara izi olurdu. O iz küçükken geçirdiği kaza sonucu olmuş ve o da yıllarca onu saklamak için çaba harcadıysa da kelimelerin gizeminin artık o izi sakladığını fark ettiği an bu çabadan vazgeçmişti. Onun için önemli olan tek şey kelimelerin yaşayışlarıyla kendine yeni bir yaşam yaratmak ve o yaşamda da eşine, eşinin hala yaşadığına dair küçücükte olsa bir umut bulabilmekti.
O gün her sabah yaptığı gibi kitabı eline alıp, 387.kelimeye kadar okudu. Bu sefer öncekilerden farklı olarak bir şey dikkatini çekmişti. O son kelimeyi cümlenin içinden kopartarak ele aldığında, eşinin ona bir şey anlatmak isteyebileceğini düşündü. Doğrulmak… Doğru ve doğrulmak. İki anlamın içe içe geçtiği ve yeniden kelimelerin gizeminin farkına vardığı o kelime. Acaba doğru olan neydi? Neye doğrulmalıydı? Kime, neye doğrularak kendine doğru bir hayat çizebilirdi ki. Sadece eşinin okuduğu basit bir kelimeydi. Doğrulmak. Neden başka anlamlar yükleyerek, eşine dair anılarını depreştiren bu kelimeleri bu kadar sahiplenmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranmamak için seçtiği bu yolda neden sürekli kendini bu yoldan çıkartacak ipuçları arıyordu ki. Zaten kelimelerin gizemini benimsemesinin tek nedeni onun yeni bir hayat arayışı değil miydi? Peki, o zaman niye kendine yeni bir hayat çizme konusunda düşündüğünde eşine ihanet ediyormuş gibi hissediyordu. Hem bunun ihanet olacağını düşünmek, hem de bu yoldan kaçmak için çabalamak birbirine ters düşmüyor muydu? Neydi bunca çırpınış, bunca sorgulama… O kelimeler sadece basit birkaç harften oluşuyordu ve o da bu basitlikte kendini haklı çıkartacak ve eşine ihanet etmediğini düşündürecek ipuçları arıyordu. Buna da kelimelerin gizemi diyordu. Bu muydu gizem! Kendine 10 yıldır sorduğu o soru onun kendini avutmak için ya da çaresizliğini unutmak için seçtiği bir yol muydu? O da bilmiyordu. Tek bildiği yeni bir hayata başlama noktasında eşine ihanet ettiği düşüncesiydi. Bu düşünceden kurtulmak için de eşinin dokunuşlarına sahip o kelimeleri seçmiş ve onlardan bir kurtuluş yolu istemişti. Aslında bunların hepsi bir bahaneden ibaretti. O eşini hala seviyordu ama o gittiğinden beri eve kapanarak, kendini her gün o varmış gibi yaşatıyordu. Kelimelerin gizemini de, onu bu tutsaklıktan kurtarışına yol gösterecekleri için seçmişti. Hâlbuki bu tamamen kendine haklı bir sebep bulma çabasıydı. Bahanelerdi. Soran olursa eşimin dokunduğu son kelime doğrulmaktı ve ben de yeni bir hayata doğrularak eşimin doğru gördüğü bir şey yaptım mı diyecekti? Ahh! Neden bu kadar çabalıyordu ki. Sadece istediği eşini düşünerek yıprattığı bedenini azıcıkta olsa hayata döndürebilmekti. Eğer kendi hayata veda etseydi ve ardında eşini bıraksaydı, asla onun gibi yaşamasını istemezdi. Bu sadece kendini yıpratmaktı. Binlerce defa o kelimeyi okuyup, kendine yeni bir yol bulma çabası saçmalıktan başka neydi ki. Evet! Saçmalık.
Saat 12.08’di ve o elinden kitabı bırakıp, kendi için bir şey yapacakmışçasına sevindi. Dışarı çıktı ve sokakta yılların değiştirdiği onca şeyin nasıl olurda dikkatini çekmediğini düşündü. Acaba kendi yüzü de bu denli değişmiş miydi? Yüzündeki yara izi, uzun ve ince kaşları ya o gamzeleri… Tüm bunlar kaybolarak yerine yılların hatırası kırışıklıkları mı bırakmıştı? Şuan kaç yaşında olduğunu düşündü, 40’lı yaşlarında olmalıydı. Etraftaki koku hiç değişmemişti, hala ona annesini hatırlatan çimen kokusuydu. Büyüdüğü evin büyük bir bahçesi vardı, o da çoğu zaman annesine bahçe konusunda yardım ederdi. Çimleri biçer, çiçekleri sulardı. Şimdi ise tek yaptığı o kitabı eline alıp, tek bir kelimeye odaklanmaktı.

 10 dakikadır yürüdüğünün yeni farkına varmıştı. Acaba neredeydi? Yıllar o kadar değiştirmişti ki, kendi bile şaşırmıştı. Etraftaki insanların telaşı ona yaşama isteği veriyordu. Bir an için o isteği düşünürken, gözleri kararmaya başladı. Yanındaki banka tutunmaya çalışsa da bank sanki elinden kayıp gitti. Son hatırladığı elinde dondurma olan ve annesinin eline tutan o çocuğun haykırışıydı. Gözlerini açtığında etrafında bir grup insan vardı. Hiçbirini tam anımsamadığını düşünse de içlerinden birini tanıyordu. Eşi. Eşi ve doktorun konuşmalarını az da olsa duyuyor gibiydi. Doktor, beyninde tümör olduğunu ve bu yüzden de hayal dünyasında yaşadığı karmaşıklıktan kurtulmak için çabalarken bayıldığını söyledi. Enim o an nerede olduğunun farkında ama neden bu yaşananların onun başına geldiğinin farkında değildi. Etraftakiler eşini kaybettiğini düşünerek sokağa fırlayan adam olarak bahsediyordu ondan. Ama eşi yanındaydı, peki ya tüm bu olanlar neydi. Eşi buradaysa neden onun öldüğünü düşünmüştü ki. Tüm bunlar bir şaka olmalıydı. Hemşirenin koluna yaptığı iğneyle, derin bir uykuya dalmadan önce duyduğu son cümle ‘ doğrulun lütfen’ idi.

3 Mart 2013 Pazar

Özgürlük

 Özgür olmayı seviyorum. Birilerinin bana karışmadığı, kendi istediğimi yapıp ona göre hareket etmekten fazlasıyla hoşlanıyorum. Elbette özgürlükten kastım asla başka birinin özgürlüğünü kısıtlayacak ya da onu rahatsız edecek derece de olmaz. Mesela otobüste 'cak-cak! sakız çiğneyen insanlardan hoşlanmam, müziği sonuna kadar dinleyenden de ya da bağıra bağıra konuşandan da. Elbette sakız çiğnenir, müzik dinlenir ya da telefonla konuşulur ama rahatsızlık vermemek şartıyla. Rahatlıksa diğer bir mesela :D Her zaman aşırı rahat giyinen bir insan oldum. Liseye kadar arada bir pantalon giyerdim onun dışında hep eşofman. Ama şuan bakıyorum da spora giderken bile kotla giderim yani, sorun olmaz. Gerçi yine rahatım, özgürüm. Bundan da gayet mutluyum. Kendim olmayı seviyorum. Rahatım dediysem öyle aman salla gitsin hayat ne ki tarzı biri değilim tabiki. Nerde ne yapacağımı bilirim, sorumluluklarımın da farkındayım. Çünkü böyle olmak zorunda. Özgürlük ya da rahatlık dediğim şey benim hayat anlayışım belki de. Giyim tarzım, konuşma şeklim, müzik anlayışım ya da daha farklı şeyler. Özgürlük tanımı bana sadece kısıtlama anlamına ters düşen bir anlam vermiyor açıkçası. Özgürlük bana gökyüzünü çağrıştırıyor ya da yokuş aşağı koşmak gibi. Engel yok, mutluluk var ve sonsuzluk. Kısıt yok, limit yok ve rahatlık. Her şey istendiği gibi. Özgürlük bana göre şezlongta kitap okumak gibi. Denizin sesi, insanların mutluluğu, güneşin ışıltısı, hafif bir gölge ve elinde muhteşem bir kitap. Özgürsün işte.. O an her şey senin elinde. Güneş sende, deniz içinde ve kitap akışı sende. Özgürlük bu. Sınırsız limit asla özgürlük değil. Özgürlük aile yanında yaşamak ya da yaşamamak da değil. Özgürlük senin sen olmayı en sevdiğin an aslında. Sen sen olmaktan mutlusun ve sen artık senin elindesin. Hiç tereddüt yok çünkü sen kendini o an keşfetmişsin. Çok basit gibi gözüküyor ama öyle. Kendini hissetmek bu kadar kolay işte. Şezlongta kitap okumak kadar basit ve bir o kadar rahat. Kendimi keşfettiğimde 14-15 yaşındaydım sanırsam. O an özgürlüğün tadını çıkardım işte. Açık havada, sokağın ortasında bulduğum bir banka oturdum ve saatlerce gelen geçen insanlara baktım. Yürüyüşleri farklıydı, yüzleri bambaşka hepsi farklı bir yöne gidiyordu; bazıları tek bazıları yanında biriyle. Amaçlar farklı, belki biri işine yetişmeye çalışıyordu hızlı hızlı, biri yeni alacağı kıyafet için içinde pır pır eden heyecanla doluydu , bir diğeri hastaneye yakınına yetişmeye çalışıyordu. Kim bilir ! Tek ortak noktaları o an orda olduklarıydı belki de. Aynı dili konuştuklarını kim bilebilir, aynı dinden, aynı şehirden ya da aynı duyguda olduklarını. Herkes tamamıyla farklıydı ve bu da onları onlar yapıyordu. O an farkettim ben orda niye durduğumu. İnsanları izlemek beni rahatlatmıştı. Sanki film gibiydi. O ses beni rahatlatmıştı çok uzun bir süre. Aslında o günden beri oraya hep giderim, evime uzak olmasına rağmen orda gezerim. Yakın yerdeki sahaflara uğrarım. Kitap almasam da kokusunu hissederim. Hanları dolaşırım. Çarşının içinde bir o yana bir bu yana gezer dururum tek başıma. Bazen yanımda biri olur ama amaçsız. O an sadece orda olup cidden ben olduğuma inanmak istediğim için. Canım sıkıldığında oraya giderim. Küçükken annemle oraya gittiğimiz için birinci sebep o aslında oraya gitmemin nedeni ; alışkanlık. Belki de küçükken olduğum gibi özgürüm orda. Kitaplar, çarşıdaki ses, tanıdık yüzler. Sahaftaki insanların beni gördüğünde hoşgeldin demesi bile beni o kadar mutlu ediyor ki. Kitapları görünce ben bir o kadar mutlu. Çarşının içinde duyduğum onlarca tanıdık ses. Hep aynı uğultu var sanki. Seneler geçse de aynı. Ben 5 yaşındayken de ordaydım ve o sesi duyuyordum, şimdi de. Değişen çok şey var ama benim o an orda görmek ve duymak istediklerim o kadar tanıdık ki. Onlar değişmedi. Ve ben onlar değişmediği için kendime inanıyorum. Kendimi her gidişimde buluyorum. Umarım 40 yaşına da gelsem oraya gidişimde hem ben hem o değişmediğimiz için mutlu olurum, kendimi tekrar bulurum.

2 Mart 2013 Cumartesi

Atar

 Bu aralar çok sakin ve bir o kadar da patlamaya hazırım. Tepemi attıran son noktaysa bazı insanların yüzsüzlüğüydü. Baya atarlandım, kızdım, bağırdım. Bazı insanlar iyi ki var cidden. Tüm gün atarımı çektiler. Ama ne yapıyım yani bazı isimleri duyunca tüm sinirim başıma vuruyor ve deli gibi baş ağrısı çekiyorum. Bugün, başım en sonunda patlamak üzereydi. Bir ara cidden ağrıdan ne yapacağımı bile şaşırdım. İlaç içmek istemediğim için bekledim ama en sonunda içtim maalesef. Neyse işte atarlı ve bir o kadarda sakin bir gündü. Ben hep böyleyim ya sabah neşeli sonra bir ara sakin bir ara yine mutlu sonra sinirli. Bir dengesizlik hali filan. Gerçi yakınımdakiler beni biliyor sorun yok ama diğerleri ne düşünüyor bilmiyorum :) Amaaaaan...
  Neden sakin olmamın nedenini biliyorum aslında. Kitap. Kitap okumak beni aşırı derece rahatlatıyor ve okuma yapmadığım an rahatsızlık duyuyorum. Sakinken de en küçük bir durumda alevleniyorum. Ben de pek mutlu değilim sinirli gözükmeye ama zaman da yok ki okumak için. Ancak bu sefer kararlıyım, sabahları yoldayken kitap okuyacağım. Müziği akşam dinlerim. Dönüp dolaşıp aynı müzikleri dinliyorum zaten. O yüzden kitap okumak daha mantıklı. Evet, evet! Kitaaaaaaaaap :D

28 Şubat 2013 Perşembe

Eskiler

  20.yüzyılda yaşamak isterdim eğer başka bir zaman diliminde yaşama şansım olsaydı. Fransa'da olmak isterdim hatta özellikle Edith Piaf'ı dinleyebilseydim çok güzel olabilirdi. Eski şarkıları seviyorum, onların duygusuna bayılıyorum. Sanki yıllar öncesine götürüyor gibi beni.
 Geçenlerde La Mome'u izledim. Edith Piaf'ın hayatını konu alan o filmi izlerken o kadar duygulandım ki, özellikle son sahneye çıkışında, o hasta haliyle söylediği muhteşem şarkı; non je ne regrette rien. O kadar başarılı ki günlerdir onun ruhunu hissediyorum. Öyle hisli bir şarkı ki, bu kadar olur yani. Film de bir o kadar başarılı bence. Farklı açılardan Edith Piaf. Bir tarafta başarılı bir sanatçı ve diğer yanda ona daima acı veren hastalığı ve aynı zamanda hastalığına da sebep olan yaşantısı.
  Ahh.. Keşke rüyamda dahi olsa o zamanları görseydim, çok merak ediyorum. Belki de o zamanlar eskide kaldığı için benim ilgimi bu kadar çekiyor da olabilir tabi. Bu da bir ihtimal sonuçta. Olsun yine de isterdim 1920'li yıllar ve Fransa...

Sakinim hepsi bu

 Bu aralar bir kuş kadar hafifim böyle çok rahatım. Ne biliyim ne çok mutluyum ne de mutsuz. Normalim işte bilirsiniz, normal. Genelde ya çok kahkaha atarım ya da üzülürüm. Sanırım bu yeni halim insanların pek hoşuna gitmedi. Ben bile kendimi bugün yemekten çıktıktan sonra bankta oturup camın kenarına sinmiş halde buldum. Dışarıyı seyretmek iyi geldi. Sonra gittim odada da camdan dışarı baktım uzunca bir süre. Konuşmadan ve sadece etrafımı dinleyerek. Galiba bu bana bazen çok iyi geliyor. Dinlemeyi seven biri olduğum için bu benim için çok kolay bir iş. Sadece otur ve çeneni kapa! Gayet basit ve yorucu değil aynı zamanda. Eh işte kolaydı ya iş ben de bütün gün gayet sakin oturdum ve etrafı dinledim. Tek yapabildiğim bu aslında. Bağırmak ya da konuşmak artık o kadar çok zor geliyor ki. Bir şeylere karşı çıkmıyorum artık. Biliyorum karşı çıkmamayı öğrendim ve iyi gidiyor galiba. Şu anda arka planda çalan şarkı beni duygusallaştırsa da ona bile karşı çıkmıyorum, düşünün artık. Zaman hızla akıp gidiyor. Orhan Veli'nin bir şiirine denk geldim bugün o da öyle diyordu: Zamanla anlıyor insan dünyayı. Ben de anlamaya çalışıyorum işte naparsın. Doğrular, yanlışlar... Neyse ben yine Orhan Veli'nin şiirinde pencerede olan kişi gibi geçiyim yine penceremin başına, bakıyım etrafa. En iyisi bu. Rahatlamak, rahatlamak, rahatlamak...

Bağlanmak...

     Can Yücel'in dediği gibi bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne. O almadan olmaz diyemezsin sonuçta. Desen ne yazar ki, yani desen ne değişir. Yaşayacaksın sonuçta. Belki daha az zevk alacaksın, zaman geçmek bilmeyecek ama olsun. Asla bağlanmam da demeyeceksin şayet dersen asıl o zaman bağlanırsın çünkü. Peki eğer bağlanmadığımızı zannettiğimiz an cidden bağlanmışsak, tek bir gülüştür belki de bağlandığımız şey. Belki ona değil de onun sevgisine bağlanmışızdır. Ablam ona değil, sevgisine bağlanırız demişti. Acaba öyle mi gerçekten? Onun tepkisine, gülüşüne ve mimiklerine mi bağlılık yoksa sevgiye mi. Peki sevgi kime bağlı. O bağımsız değil ya o da elbet ona bağlı. Erkin Koray iyi demiş : sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan... Zaman yoktur git aşkı izle ondan. Ne diyeyim doğru söze ne denir. Amaaaan bağlanmayacağım işte öyle körü körüne. Çünkü biliyorum sonucunu, bağlandığım an kurtulmak zordur ya zaten. Hem acaba asıl gerçek o mu sevgi mi ? Ne diyorum ya ben yine, saçmalamak cidden bu kadar kolay mı be. Kolay sanırsam. Peki cidden sevgiyi bu kadar çok mu arıyoruz. Herkes sevginin peşinde ama soran yok ki kaç kişi buldu, bırakmadı. Hiç ses soluk yok gibi... Sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan demişti Erkin Baba, o zaman onlar başka boyutta. Ne diyelim biz ki görürüz umarım o boyutu. Nice boyutlara... 

24 Şubat 2013 Pazar

Anlayamadıklarım

 Şu dünyada anlayamadığım o kadar çok şey var ki, özellikle insan ilişkilerinde. Arkadaşlık çok özel bir şey ama bunu bu kadar değerli kılan şeyleri zedeleyen insanları anlayamadım ve anlayamıyorum da. Amaçları ne ! Yani neden bir insan ortada bir şey yokken, uydurmaya çalışır bir şeyleri ve arkadaşlığını zedeler. Ve bunu arkadaşına cidden zarar vererek yapar. Acaba bundan çok mu zevk alıyorlar. Sadece bunu öğrenmek istiyorum. Birini kırmak ve onu incitmek bu kadar kolay olmamalı. Hiç kimsenin buna hakkı yok. Bana yapılan bir şey asla olmadı bu derece ciddi anlamda ama eğer bu yakın arkadaşlarımdan birinin başına geliyorsa ve bu onu kırmışsa eğer, ben bu konuyu iyice düşünürüm. Neden yani, neden bu kadar basite indirgiyorlar. Olayları empati yoluyla düşünmek cidden bu kadar zor mu ya! Azıcık insaf lütfen.. İnsanları yargılamak hiçbir zaman kolay değil ve ne olursanız olun elinizde asla bir hakta olmaz. İnsanları yargılamadan önce gerekirse bin kere düşünün, ya da yüz bin kere. Karşınızdaki kişinin sizi cidden kırdığını düşünüyorsanız bile bunu onu kırarak yapmak bana çok mantıklı gelmiyor. Ki benim son olaylardaki düşüncem şu ki, kimsenin benim canım arkadaşımı kırmaya hakkı yok hele ki o insanlar bunu bilerek yapmaya çalışmışsa. Unutmayın ki, bir gün düşünmeden yaptığınız şeyler için pişman olabilirsiniz. Bu arada çok atarlanmış gibi oldu ama sevdiğim birinin üzülmesi beni de o derece üzüyor. Bu yüzden bu konuda üzüldüm ama dediğim gibi lütfen azıcık 'EMPATİ'

21 Şubat 2013 Perşembe

Tamamlanmamış

 Meraklı biri olmuşumdur hep ama çok ileri gittiğim zamanlar az oldu. Ama tamamlanmamış işlerden nefret ederim, sonunu merak ederim. Bitirmek isterim hızlıca. Başka birinin elindeyse iş, benim yardım edebileceğim bir şey olursa yardım ederim. Ama özellikle de biri bana bir şey söyledikten sonra onun devamını anlatmazsa işte o zaman merak duygum iyice kabarıyor. Şuan tüm enerjimi arkadaşımın bana anlattığı ama yarıda kestiği ve hala söylemek istemediği şeyi söylemesi için evrene yolluyorum. Tek yapabildiğim bu ama vazgeçmek yok. O kelimeyi ağzından alana kadar peşindeyim canım, ciddi ciddi bir isim ya da bir kelime bekliyorum söylediklerine ek olarak. Benim gibi meraklı birisine yapma bunu ya. Yani azda olsa düşününce geçen gün yarıda kestiği ve devamını dinleyemediğim şarkının ismini 2-3 gün merak ettim, gerçi sonra unuttum ama olsun. Şarkı da Star Wars'tanmış. Ben nerden bileyim ? Yani benim o kadar filmlerde filan ilgimi çeken pek bir şey yok, istisnalar var mesela küçükken Narnia'ya bayılırdım ki hala bayılıyorum. Her Narnia filmine aynı 4 kişi gittiğimiz için ve hep gece seansı seçtiğimiz için bir alışkanlık oldu. Yeni filmleri sabırsızlıkla bekliyorum.. Hee derseniz ki bir Narnia, Star Wars mudur? Ne bileyim izlemedim ki. Ne desem yalan olur. Pek bir şey söyleyemem size açıkçası. Elimde onu izlemem için ekstra yakın bir arkadaşımın ve özellikle o filmi bana duygusuyla verebilecek birine ihtiyacım var ama olmadı. O yüzden izlemedim. Ancak bunu merak etmiyorum mesela, hem de hiç. Zerre kadar umrumda değil Star Wars. Şöyle ışın kılıcıymış, oymuş buymuş. İlgilenmiyorum şekerim. Tarzım değil ! Aslında tarzım ne onu da bilmiyorum fakat tarzımın ne olmadığını çok iyi biliyorum. Bir Recep İvedik beni hep kendinden soğutmuştur ama bazı insanlar da yok değil bayıla bayıla izleyen. Zevk meselesi... Sevdiğim oyuncuların filmlerini izlemeyi severim, konuyu okumasam da giderim. Ya da arkadaş tavsiyesi filmleri. İzlemeye bir kere başladıysam da asla bırakmam filmi, ya aslında bırakırım. Son zamanlarda izlediğim çoğu filmi yarıda kestim. Neden bilmiyorum ya işim çıkıyor ya da sıkılıyorum bir süre sonra 60 dakikadan sonra beni sarmıyor. Ama en kısa zamanda bitireceğim o filmleri, yarıda bıraktığım kitapları da. Kitap meselesinde tamamlanmamış o kadar çok kitap var ki. Nedeni şu, akşam yatarken okuduğum kitap ayrı, yolda okuduğum kitaplar ayrı, okul için okuduğum kitap ayrı, kendi seçtiğim ve cidden soluk almadan okumak istediğim kitap ayrı.. Tüm bunları aynı zaman dilimi içinde okumaya başlayınca neyin nerde olduğunu, hangi karakterin hangi kitaba ait olduğu ikilemini sıkça yaşıyorum. Bu biraz da hafızamdan kaynaklanıyor. Ayrıntıyı seven biri olduğum için o kadar çok şey zihnimde dolanıyor ki bazen çok karışık durumlar içinde kalabiliyorum, ayrıca dalıp gittiğim zamanlarda çok oluyor. Aklım bir anda o an aklıma gelen bir şey için sürekli çalışıyor gibi. Şuan olduğu gibi Yine biricik ablama yazmam gereken uzunca bir yazı, yapmam gereken ödevler, bitirmem gereken makalemsi şey ve niceleri. Ama hala o ismi merak ediyorum. Ah be canım, şu ismi söyle de ben de kurtulayım sen de yani ! En azından konuyu kapatalım, bekliyorum sabırsızlıkla. Tamamlanması gereken işleri tamamlamak dileğiyle !

20 Şubat 2013 Çarşamba

Hissetmek...

  Başkalarının size olan hislerini anlarsınız ya hani. Bu benden hoşlanmıyor ama bu kadarda belli etmez ki bir insan dersiniz. Bazılarıysa o kadar belli eder ki sizin anlamak için çaba göstermenize gerek kalmaz. Birde benim tatlı belalarım var, seni hiç sevmiyorum zaten senden hoşlanmıyorum dediği halde canımın içi olan. Farkındayım çok ilginç bir durum yani birinin size olan sevgisizliğini belli etmesi ama öyle durum ki tam zıttı durumlar sergilemeye meyilli. Ya da en azından ben böyle düşünüyorum. Onun da sevgisi böyle işte naparsın. Bazıları gibi değil hani, seviyormuş gibi yapıp anında rahatsızlığını dile getiren tipler. Ama onları konuşmak gereksiz gitsin aynaya baksın, görsün dursun hoşnutsuzluğunu. Kime ne ? Ahh.. Sizi gidi ibişler :)

10 Şubat 2013 Pazar

Hayaller..

Herkesin bir hayali vardır ya, benim de ufacık( miniminnacık) bir hayalim var; bir sırt çantasıyla Avrupa Turu. Şimdi sorucaksınız İbiş bu nerden aklına geldi, ne işin var tek başına oralarda diye. Küçüklükten beri aşırı derece özgüvenim yüksektir, gerçi ben çekingen olduğumu düşünüyorum ama sanırım bu sadece kısacık bir süre için. İlk tanışmalarda filan, onun dışında hemen adapte oluyorum. Aile bireyleri farklı şehirlerde olduğu için en küçük bir tatilde bile şehir dışına çıkardık. Az gitmedim araba tepesinde kilometrelerce.. Neyse gel gelelim bu hayal 2009 da başladı. Fotografta 14 yaşındayım. O zaman okulun Kuşadası gezisi için İzmir'e gitmiştik. Efes'te gezerken yanda gördüğünüz üzere bir turistle karşılaştım. Ben boş durur muyum :D Elbette hayır. O an hangi dilde konuştum ki, nasıl anlaştık bilmiyorum. O zaman Ingilizce bildiğime dair şüphelerim var. Yandaki turistin adı Mitch. Amerika'dan bir arkadaşını ziyaret için gelmiş. Antalya'ya doğru gidiyordu tabiki otostopla. Bizim otobüse binmişti. Ben de adamla baya konuştum, onu uygun bir yerde indirdik. Yaklaşık 1 saat filan konuştuk, şuan hala hayretler içerisindeyim. Hangi akla hizmet, hangi cesaretle ve en önemlisi hangi dille onunla konuştum :) Öğretmenlerim onunla konuşup, konuşamadığımı sormuştu. Tabiki konuştum demiştim. Konuşmasam nasıl anlayabilirim acaba internette tanıştığı bir arkadaşını ziyaret için buralara kadar kalkıp geldiğini! İşte öyle deli cesaretiyle o gün dedim ki, bak ibiş( o zaman ibiş dememiştim ya neyse) sen ne yap et bunu sakın unutma, bir gün alacaksın sırt çantanı, fotograf makineni düşeceksin yollara. Ne için, tabiki farklılık olsun diye. Farklı yerler, kültürler, insanlar, diller, dinler.. Her şey için.. En önemlisi de hala o cesarete sahip misin diye!                                                                                                                             -Meczup' a

Anlar

Bazı anlar vardır ya hani çıkıp sokağa avazın çıktığı kadar bağırmak istersin, işte ben şuan o durumdayım. İçinde olmak istemediğin ama olmak durumunda bırakıldığın, çaba gösterdikçe bataklık misali daha da içine battığın bir an. Susmak belki en kolay yol ama ne çare. Ben ne zaman sustum ki. Sonu beni üzecek de olsa ben susmam, yapım değil ne yapabilirim. Bazen konuşmak isterim ama konuşamam. Anlatmak istediklerim asıl merkeze değil de çevreye ulaşır çoğunlukla. Hedefe asla denk gelmez, gelemez. Nedeni de bilinmez! Ben hep ayrıntılara takılırım. Asıl noktayı kaçıracak kadar ayrıntı hem de. Bana fayda sağlamayan küçücük ayrıntılar. Çabukta karar veremem ki, uzun uzadıya akıp giden gittikçe büyüyen ayrıntı denizinde dönüp dururum. Baktım ki olmuyor, tekrar başka bir denize girerim. Pes etmek yok elbet bir küçük ayrıntı bu denizde beni kurtarabilir. Belli mi olur! Neyin ne zaman olacağını bilsem burada işim ne ki! Aslında her şeyi bilmek beni deli ederdi heralde. Hem belirsizlik istiyorum ama bu beni daha da karmaşık bir hale büründürüyor yine bataklık misali. Ne yapsam, ne etsem hep o denizdeyim. Kurtulamıyorum. Saplanmış kalmışım. Ama ne çare.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Tarçın'ım

 Ayda bir odamı düzenlerim. Okuduğum kitapları belli bir kısma, okumadıklarım başka kısma. Ivır zıvırlar için ya da benim için değerli olan şeyleri küçük kutulara koyarım. Bügün de o günlerden biriydi. Kitapları ayarladım ve kutulara baktım. Yeşil kutuyu açmamla, ağlamam bir oldu zaten. Yaklaşık 3 yıl önce kaybettiğim cocker cinsi Tarçınımın tasması kutunun içindeydi. Bize 2 haftalıkken gelmişti, ilk zamanlar biberonla besleniyordu hatta. Çok minikti , aşırı derecede şekerdi. Gerçi babamın telefonunu parçaladı, benim projemi yemişti, deri koltukları yırttı filan ama onun tek isteği bizimle birlikte televizyon izlemekti.  Apartmanda yaşadığımız için evin içinde durmak durumundaydı balkona koyamazsın sonuçta. O da ilk koridordaki yatağında uyuyordu ama 1 hafta olmadan açık kalan salon kapısından girmiş ve kendini salonun orta yerinde bulmuştu. Boş durur mu, tabiki hayır. Hemen ortalığı dağıtmış ve koltuklara saldırmıştı. Ben kızmak istedim ama kızamadım bile. Küçücüktü demek ki oyun istiyordu minik Tarçınım. 2 ay kadar bizde kaldı ama tek bir gece bile havlamadı. Komşuları bir kere olsun rahatsız etmedi. Etrafı pisletme konusunda ilk başlarda sorun yaşasak da sonradan ona da çözüm bulmuştuk. 1 aylıkken babam köpüren şampuan almış onu yıkamak için, gerçi yıkanmaktan hiç hoşlanmazdı ya. Neyse biz bunu yıkadık ama o şampuanı görünce nasıl mutlu oldu :) O zaman en az onun kadar ben de sevinmiştim. Evet elimde şuan tasması var ama tasmayı hiç takmadık neredeyse. İlk zamanlar takmıştık kaybolur diye sonuçta 2-3 haftalıktı ama baktım kaçacak gibi değil çok mutlu. Hem tasmayla rahat oyun oynayamıyorduk onunla parkta. Ben de tasmasını bir köşeye koymuştum. Sonra 2 aylıkken onu bakım evine verdik. Eğitim alması için hem de belki daha rahat eder düşüncesiyle. O kadar çok yer sorduk ki. Çünkü bazı yerler döverek, bağırarak onlara zarar vererek işlerini yapıyormuş. Bunu duyduğumda vermek istemedim ama onu eve sokarken yüzündeki mutsuzluğu görüyordum. O dışarıda oynamak istiyordu. Neyse biz ondan bir süreliğine ayrıldık. Bizden 2 hafta uzak kalacaktı . Biz ilk hafta sonu yanına gittik. İkinci hafta aradığımızda bakım evi telefonunu açmadı. Gidip gördük ki, çoktan toplanmışlar ve bakım evi kapanmış. O sıra çok yağmur yağmıştı, bakım evini de su basmış selden dolayı. Birçok hayvanı kaybetmişler. Tabi sağ kalanları da alıp kaçmış insanlar. Biz Tarçın'ı aradık ama yok. Ölenler de belli değil sağ olanlarda. Ben bunu duyduğumda o kadar üzülmüştüm ki, pişman olmuştum keşke gitmeseydi diye. Ama artık iş işten çoktan geçmişti. Sonradan bakım evi sahibini babam bulmuş, babama sizin Tarçın'ı kaybettik demiş ama sadece o kadar. İnsan olsaydı da arasaydı Tarçın'ı kaybettiğimiz gün. Niye kaçtı ki, neden izini kaybettirmeye çalıştı. Neden önlem almamışlardı, yanından dere geçen bir yere neden bakımevi yapmışlardı. Neden biz bunu düşünememiştik? O kadar çok düşündüm ki günlerce belki de haftalarca . Ama Tarçın artık yoktu. Son halini hatırlıyorum da bakım evinde biz giderken bir bakışı vardı gitme diye. Keşke bir kerecik onu dinleseymişim, keşke... 

8 Şubat 2013 Cuma

Ara ara

Saat şuan gece 1 ve ben burda oturmuş müzik dinliyorum.Yapmam gereken o kadar çok şey varki, deney raporlarım, dosya düzenlemelerim, tezimin bitimi v.s. ama nedense ben burdayım. Hani 2 haftadır boş olduğum için öğlene doğru kalkıyorum ki normalde okul zamanı haftasonu bile istemeyerek 6.30da kalkardım. Tatil zamanları en işe yaramaz hissettiğim zamanlar aslında.Çünkü bir işim yok yapmam gerekenler dışında yani okula gitmem gerekmiyor. Ancak bu benim bahanem çünkü boşsam tüm gün boş olmak yada eve geldiğimde kendimi yatağa atacak kadar yorgun olmak istiyorum. Ya enerjim bana kalsın ya da hiç üstümde yük etmiyim kendilerini. Yazık ya bana da ilkokuldayken gece 3te kalkıp ders çalışırmışım, annem öğretmenimle konuşmuş dolayısıyla sonra da benle . O günden beri sabah kalkıp çalışmaya başladığım zaman hiç hoşnut olmam, yetmez o bana. İsterse gece 1den sabah 8e kadar olsun olmuyor. Korkmuşum sanırsam sabah çalışmaya azar işitirim diye, nedense. Ne alaka değil mi? O günden beri ne çalışma stilim var ne de bir düzenim. Çünkü eve bir geliyorum direk yatağa ,o derece yorgun. Ama inan bana bu bana çok iyi geliyor. Yorgunluk o an için kötü ama evde boş boş oturmak krize girmek için bahane yaratır. Televizyonu açsan ya yemek programı var insanın midesinin kazınmasını sağlayan, ya evlenme programı ki bu bana benim yaşımda insanların okulu bırakıp o programlara katıldığını görünce ya bir gidin üniversiteye diye bağırasım geliyor ( sanki ben eğitim aşkıyla yanıp tutuşuyormuşum gibi, gerçi öyleyim çünkü boş durmak bana göre değil ), onun dışında da böyle kaybolanları ve cinayetleri çözen arayan program türleri var onlarda da korkuyorum zaten katil aniden studyoyu basacak diye. Yani anlayacağımız televizyonda bir şey yok. Bilgisayara geçsem ödevler aklıma gelir, sinirlenirim. Kitap okusam da aynı, okumam gereken ama hiç tarzından hoşlanmadığım nobel ödüllü yazar geliyor. Ne yapabilirim ben okuyamıyorum öyle roman :( Ki ben çok severim kitapları filan ama yok yani bu kurtarmıyor. Sıkıyor böyle, bunaltıyor. Gördüğün üzere yapacak bir şey yok. Ben de müzik dinliyorum. Son iki gündür ağzıma dolanan iki şarkı : Meczup - Can Bonomo ve Part Time Lover- Stevie Wonder. Meczup çok ama çok yakın bir arkadaşıma benim taktığım bir lakap, tabi şarkıda dilime dolanınca bağlandım kaldım. Baya sardı beni. Can Bonomo'yu Eurovision'a katılmadan önce tanımıyordum, hatta bu da kim ya onca sanatçı varken diyordum ama dinleyince cidden sevdim, takdir ettim. Birazda önyargılıydım sanırsam yeni biri olduğu için ama tarzı güzel bence.Onun dışında Part Time Lover şarkısını televizyonda yarışmanın fragmanında duydum hemen şarkıyı aramaya başladım. Sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi, anlayamadığım bir nedenden dolayı her şarkıyı dinleyişimde bağırarak olarak söylemek geldi içimden.( Ki yapmadım değil hani öğlen bağırarak söyledim komşular kusura bakmasın valla şarkı çok güzel, hem 10 gündür ben onların matkap seslerini dinliyorum ayrıca benim sesim matkap sesinden çok daha güzel Sabahtan beri en az 30 kere dinledim tabiki. Bir de benim şöyle bir huyum vardır bir kere bir şarkıyı beğendiysem en az 1 hafta o şarkıyı tekrar ede ede dinlerim. Sıkılırım ama ara ara yine dinlerim. Bu şarkıyı en az 2 hafta dinlerim gibime geliyor.Ben de meczupun biriyim işte naparsın! :D



5 Şubat 2013 Salı

Sevdiklerim, canlarım

''Friends Forever''
Biraz önce bir arkadaşım dostluklar bile yalan dedi.Bunun hemen ardından düşündüm de yalan değil be :) Yani düşününce ben son 5-6 aydır bu düşüncenin tam zıttı bir yönde ilerliyorum sanki.En az 5-6 kişi için canım,ciğerim diyebilecek bir noktadayım :) Ne güzel değil mi ? Evet, kesinlikle öyle. Biri arar canım sıkkınken hadi kalk aşağıda seni bekliyorum der, beni dışarı biraz nefes almaya çıkarır. Biri durup dururken canımsın diye mesaj atar, o an anlarsın ki cidden canındır, bitanendir. Biri şehir dışında yıllardır ama her hafta arar beni sorar, mesaj atar. Daha ne diyeyim ki sevilmek, sevmek, dostluk çok güzel şey! Bir de normalde çok konuşmaya vaktimin olmadığı ama kendimi kötü hissettiğim ya da çok mutlu olduğum an hep yanımda bulduğum canımın bir parçası da var.Ayrıca bir de benim şapşalım var :) 7/24 mesajla birbirimize destek olduğumuz, gülerken koptuğumuz, sevinç çığlıkları attığımız benim parazitimmmm :) Bir de ablam diyebileceğim, bana örnek olan ve derdimi, mutluluğumu anlatabildiğim biri var :) O benim canım, hepsi benim canım. Hepinizi çok seviyorum. İyiki varsınız :D

3 Şubat 2013 Pazar

R.E.M. - Losing My Religion

Kitap - Gözlerini Sımsıkı Kapat

Çoğunlukla yaşanmış hikayeleri konu alan best-seller okumama rağmen bu kitap yazarın diğer bir kitabı olan ''Aklından Bir Sayı Tut''tan sonra okuduğum ikinci polisiye romanı. Üstünde düşünülmüş ve kurgusu bana göre çok güzel bir kitap. Dave Gurney adında emekli bir dedeftifin , emekliliğinden sonra polislikten kopamayışını gözler önüne seren ve kitabın bazı yerlerini gece okumam nedeniyle korku dolu dakikaları da beraberinde getiren bir roman. Gece saat 03.00' te katilin dedektife mesaj attığı dakikada telefonuma mesaj gelmesi üzerine kısa süreli bir korkuya kapılsamda, kitabın bitiminde keşke bitmese dediğim bir roman oldu. Ama üzülmek yok çünkü dedektifin üçüncü maceralarını konu alan ''Şeytanı Uyandırma'' romanını en kısa zamanda almak için sabırsızlanıyorum :)


'Gölde daire şeklinde yayılan her dalga er geç etkisini kaybederdi.''






2 Şubat 2013 Cumartesi

Başlangıç



 Zaman zaman yeni bir başlangıca ihtiyaç duyarız. Bu başlangıç bizi bazen en yakınımıza götürür, bazen de o kadar uzağa götürür ki geriye dönüp bakma ihtiyacı dahi hissetmeyiz. İlk blog yazımda benim için yeni bir başlangıç olacak, kendim için değişime söz veriyorum. Kendime daha fazla vakit ayıracağım. Artık ben kendimi kendimde arayacağım :) Herkes için yeni bir başlangıç olması dileğiyle...

Neden İbiş ?



Sevdiğim kelimelerden biridir İbiş. Neden mi ? Onu bilmiyorum, aslında çok iyi biliyorum. Kitap okurken kafama hafifçe vurup ardından gülümsedikten sonra İbiş diye seslenildi bana.Ardından İbiş denilince seslenilen yöne baktığımı farkettim sanki bana söyleniyormuş gibi. İşte o günden beri ben böyleyim. İbiş'in anlamı şapşal ama bu sözlükteki anlamı. Benim için İbiş yıllardır aradığım bir takma isimdi sanırsam :) Buçuk 3 yıl önceki takma ismimdi, gerçi hala kullanan var ama olsun birden fazla takma ad can yakmaz ya :) Yan taraftaki de asıl İbiş'imiz :P