Herkes kendi memleketinde bugün, yarın ve ertesi gün. Bugün herkes kendi yağında kavruluyor, kendi baharında çiçek açıyor. Ve herkes bugün açmış ruhunu yedi düvele, kanatsız melek olmuş tüm ayrılıklar. Sigaranın son külü olmuş umutlar... Bilindik sesler son nefesi olmuş sigaranın, haykırıyor.
Bense, bilindik bir bahar akşamındayım. Yaprakların hışırtısı doluyor içime, kuşların cıvıltısı siniyor ruhuma. Bahar geldi ya diyorum, yeşerir şimdi her şey. Her şey canlanır birden, söz geçirir bahara. Baharda söz dinler tabi, elinden geldiğince ruhuna katar. Bir güzel yoğurur, bir de bakmışsın bitmiş bahar. Nerede şimdi tüm o cıvıltılar, nerede o bilindik hışırtılar? Nerede? Ben neredeyim...
Ben buradayım. Burası tam da şurası, belki birazcık orası. Az yakın sana, biraz uzak ona. Ben şimdi en bildiğim yerdeyim. Bir kahramanıyım bilindik bir romanın. Zaten hep çok bilmekten gelmedi mi başımıza her şey. Bahar çok bildi.Bilmeseydi katmayı her şeyi ruhuna, yetebilir miydi hiçbir güç onun tüm bu güzellikleri kısa zamanda yoğurmasına? Çok bilmekten geldi işte, çok bildik, çok...
29 Nisan 2014 Salı
28 Nisan 2014 Pazartesi
Gel, gel !
Bazen en çok sevdiğiniz kelimeye düşman olursunuz, bazen de mutluluğa. Çağırmazsanız gelmez ya bazı şeyler. Ben bugün yağmuru çağırdım kendime. Yağmur geldi bana bugün. Sana en çok ihtiyaç duyduğum an geldi, saatlerce yağmur tuttu beni. Zaman diye fısıldadı kulağıma. Sarılmak istedim sarılamadım, anlatmak istedim anlatamadım, yazmak istedim başaramadım. Kaçtım ben bugün... Ben bugün kendimden kaçtım. Ya da en doğrusu kendime çok yaklaştım. Sana kaç dediğim yerdeyim bugün, etrafta dolanan hüzün kovan kuşları çok. Ama sorsan sadece gelen kanat çırpınışları. Uçamıyorlar... Seni sordum, bugün görmedik dediler. Ben yine de oturdum seni bekledim yağan yağmurun altında. O kadar çok ıslanmama rağmen dinmedi bazı şeyler. Dinmiyormuş işte bazen...
Ben hala yağmurdayım, hala sana ihtiyacım var. Çok var, çooook var... Yolda mısın onu bile bilmiyorum. Şimdi ben, sen gidince yollara raptiye atmış gibi mi oluyorum? N'olursun o yoldan gelme. Başka yoldan gel, acele gel, lütfen gel. Sana ihtiyacım var, gel!
Ben hala yağmurdayım, hala sana ihtiyacım var. Çok var, çooook var... Yolda mısın onu bile bilmiyorum. Şimdi ben, sen gidince yollara raptiye atmış gibi mi oluyorum? N'olursun o yoldan gelme. Başka yoldan gel, acele gel, lütfen gel. Sana ihtiyacım var, gel!
23 Nisan 2014 Çarşamba
Bu kadar çok umut...
Anlatamıyorum. Ne hissettiğimi dökemiyorum kelimelere bir türlü. Oldum olası dökemem, ben yazmayı severim sadece. Yazabildiğimden değil, kelimeleri dökebildiğimi hissettiğimden, bana hissettirdiklerinden.
Son zamanlarda çok hissetmek istedim yazmayı, başaramadım. Kendimi anlatmaya çalıştıkça yalpaladım. Çok kırıldım kendimi anlatmak isterken.Özellikle bu aralar hissettiklerimi anlatmak için neler vermezdim.
Bir insan en çok kendini anlatamadığında yaralanırmış, en çok hislendiğinde dökülürmüş asıl gerçekler. İçinden geçenleri en çok üzüldüğünde söylermiş. Ama en çok böyle zaman alırmış dersini. Eğer bir insan ben hayatımda bu kadar azimli, kararlı birini görmedim diyorsa ona onun kararsızlığından kendi azminden ya da çırpınışından bahsetmeyecekmiş. Hiçbir zaman yuvasına dokunmayacakmış yavru kuşun, dışardan izleyecekmiş o zamanlarda. Kimse kimsenin ne hissettiğini anlama gafletine düşmeyecekmiş. Çünkü kimse kimsenin gerçekten nasıl hissettiğini anlayamazmış. Anlamak istermiş elbet ama "çok" kelimesi kadar belirsiz, "benimki" gibi bencilmiş. İnanın bana insan sadece düşleyebilirmiş. O an onu hissedebilmeyi düşlemeliymiş. Çünkü "o zamanlarda sen benim ne yaşadığımı anlayamazsın." ifadesi belirirmiş sadece. En saf duyguyla dahi söylenen "ne hissettiği anlıyorum" ifadesi baltalanırmış tüm gerçeklikler tarafından. O an tek bir gerçek kalırmış... Umut...
Onun hissiyatına yaklaşma değil onun kurtuluş umudu...
Biliyor musun insan beklemeyi bilmeliymiş. Defalarca sormalıymış kendine bir şeyi yapmadan önce. Ve daha da önemlisi 'o'nu 'o' yapan şeye dokunmamalıymış. İnsan en çok kendine vurulan darbede yıkılırmış. Değişmesinin beklenmesinden kaçarmış. Ama bir şey unutulmuş, bazen korku her şeyin ötesine geçermiş. Öyle bir işlermiş ki ruhuna, onun kendine dönmesinden korkarmış kişi. İnsan bir kere gülüşünü bildiği, dostum dediği birini bir bilinmezden çıkarmak istermiş. Korku tüm odayı sardığında da, tüm kaçaklar sinermiş bedene. İşte o vakit onu kurtarma umuduyla savaşın ortasına atarmış kendini, savaşta yitirilen canlar şehit, kanlar şehit kanıymış ya bu savaşta da kan hayal kırıklığıymış. Savaşa her şeyiyle giden can hayal kırıklığına uğratırmış onu. Çünkü savaş tek çözüm değilmiş. Savaş sabırsızların en sevdiği şeymiş, korkakların taptığı.
Ve şimdi anlıyorum neden yeter dediğini, şimdi anlıyorum kılıç seslerini... Ama beklemeyi bilmeyen birine beklemeyi öğrettin sen, susmayı bilmeyen birine susmayı. Hala düşünüyorum da bazen geçmiyor, hani geçer demiştin ya. İşte o iz olarak kaldı... Beklemeyi öğrenen ya da öğrenmeye başlayan biri için susma vakti. Yarın büyük gündü hatırlar mısın, ben hatırladım. Belki sen de hatırlamak istersin...
Dediğim gibi bence insan en çok dikkat ettiği zaman kırarmış bardağı, dökermiş suyu. Ve insan en çok kendine vurunca bulurmuş doğruyu...
Dipnot: Bir umut sallıyorum elimi sahilde, belki o gemi gelir bir gün. Tabi batmamışsa... Tek dileğim bir fırtınaya yakalanmışsa en kötüsü, yalnızlığı fısıldasın rüzgara. Rüzgar bilir yalnızlığın notalarını, umudun dansını. Ben burdayım... Bekliyorum.
Son zamanlarda çok hissetmek istedim yazmayı, başaramadım. Kendimi anlatmaya çalıştıkça yalpaladım. Çok kırıldım kendimi anlatmak isterken.Özellikle bu aralar hissettiklerimi anlatmak için neler vermezdim.
Bir insan en çok kendini anlatamadığında yaralanırmış, en çok hislendiğinde dökülürmüş asıl gerçekler. İçinden geçenleri en çok üzüldüğünde söylermiş. Ama en çok böyle zaman alırmış dersini. Eğer bir insan ben hayatımda bu kadar azimli, kararlı birini görmedim diyorsa ona onun kararsızlığından kendi azminden ya da çırpınışından bahsetmeyecekmiş. Hiçbir zaman yuvasına dokunmayacakmış yavru kuşun, dışardan izleyecekmiş o zamanlarda. Kimse kimsenin ne hissettiğini anlama gafletine düşmeyecekmiş. Çünkü kimse kimsenin gerçekten nasıl hissettiğini anlayamazmış. Anlamak istermiş elbet ama "çok" kelimesi kadar belirsiz, "benimki" gibi bencilmiş. İnanın bana insan sadece düşleyebilirmiş. O an onu hissedebilmeyi düşlemeliymiş. Çünkü "o zamanlarda sen benim ne yaşadığımı anlayamazsın." ifadesi belirirmiş sadece. En saf duyguyla dahi söylenen "ne hissettiği anlıyorum" ifadesi baltalanırmış tüm gerçeklikler tarafından. O an tek bir gerçek kalırmış... Umut...
Onun hissiyatına yaklaşma değil onun kurtuluş umudu...
Biliyor musun insan beklemeyi bilmeliymiş. Defalarca sormalıymış kendine bir şeyi yapmadan önce. Ve daha da önemlisi 'o'nu 'o' yapan şeye dokunmamalıymış. İnsan en çok kendine vurulan darbede yıkılırmış. Değişmesinin beklenmesinden kaçarmış. Ama bir şey unutulmuş, bazen korku her şeyin ötesine geçermiş. Öyle bir işlermiş ki ruhuna, onun kendine dönmesinden korkarmış kişi. İnsan bir kere gülüşünü bildiği, dostum dediği birini bir bilinmezden çıkarmak istermiş. Korku tüm odayı sardığında da, tüm kaçaklar sinermiş bedene. İşte o vakit onu kurtarma umuduyla savaşın ortasına atarmış kendini, savaşta yitirilen canlar şehit, kanlar şehit kanıymış ya bu savaşta da kan hayal kırıklığıymış. Savaşa her şeyiyle giden can hayal kırıklığına uğratırmış onu. Çünkü savaş tek çözüm değilmiş. Savaş sabırsızların en sevdiği şeymiş, korkakların taptığı.
Ve şimdi anlıyorum neden yeter dediğini, şimdi anlıyorum kılıç seslerini... Ama beklemeyi bilmeyen birine beklemeyi öğrettin sen, susmayı bilmeyen birine susmayı. Hala düşünüyorum da bazen geçmiyor, hani geçer demiştin ya. İşte o iz olarak kaldı... Beklemeyi öğrenen ya da öğrenmeye başlayan biri için susma vakti. Yarın büyük gündü hatırlar mısın, ben hatırladım. Belki sen de hatırlamak istersin...
Dediğim gibi bence insan en çok dikkat ettiği zaman kırarmış bardağı, dökermiş suyu. Ve insan en çok kendine vurunca bulurmuş doğruyu...
Dipnot: Bir umut sallıyorum elimi sahilde, belki o gemi gelir bir gün. Tabi batmamışsa... Tek dileğim bir fırtınaya yakalanmışsa en kötüsü, yalnızlığı fısıldasın rüzgara. Rüzgar bilir yalnızlığın notalarını, umudun dansını. Ben burdayım... Bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)