21 Aralık 2014 Pazar

Yalın

Etrafımdakilere kendimi vermeden ilerliyorum, dur duraksız. Nerdeyim bilmiyorum. Bir önemi de yok zaten önemi olan şeylerin değer görmediği bir dünyada. Yalın ayak basıyorum yere, ayağıma ne batıyor bilmeyerek. Hangi acılar zorla girmek istiyor bedenime ben kabul etmez iken. Ve hangi rüzgar savurdu beni buralara; sormadan,etmeden.
Hayat işte... Sen nerede, nasıl, kim olduğunu anlamaya çalışırken vurmuşsa okkalı bir tokadı o tutsak yüzüne birden, susma. Asla pes etme. Devamı gelecek kısa zamanda, kendini korumaya fırsat kalmadan. Ayağına batan camlar ayağını kanatmakla kalmamış, artık bedeninin bir parçası olmuşsa eğer; korkma. Sen de camdan kalbe sahip olduğunu unutma! Acıların sen ilerledikçe peşinden geldiği bir dünyada, yıkılmak güçlendirir insanı. Gülmekten çekindiğin her durum için on katı gözyaşıyla karşılaştırıyor ise hayat seni, git kendini boğ gözyaşı denizinde. Tutsaklığının aidiyetini bir köşeye süpürdüğü sonsuzluğa doğru çıkmışken yola, sırtına aldığın çantayı at yere! Sırtında taşıdığın yüke borçlanmış iken, at kendini sonsuzluğa.Kurtul!
Zor olmamalı yola çıkmak; çıplak bir şekilde, dünyanın tüm nimetlerinden(!) ayrılarak. Ayırt ederek kendini senden, uzun sürecek bu yolda. Ve bilerek, sana kendini adamış olanı 'aidiyete tutsaklar dükkanı'nda satılık bırakacak kadar yorgun düşmüş bulacağını.
Küçük bir aşk masalı benimkisi, sonsuzluğa. Sonsuzluğun aşkı sonsuzluk iken ruhum tok benim bu zamansızlığa, kör olmuşluğa, apansızlığa ve insanların vurdumduymazlığına...

28 Eylül 2014 Pazar

Yolculuk

Bir sabah aniden çalan telefonla değişen hayatlar, değişen kişilikler. Belki bir kazanç belki de kayıp haberi. Alarmı ertelediğimiz gibi olsa gelen aramalar ne haberimiz olabilirdi ki zaten.
Tek bir telefonla değişti her şey. Uyuyordum açmadım. Ararım uyanınca dedim. Ne mi kaybettim, neyim varsa. Bir parça olan umudumu, bel bağlamaya korktuğum hayalimi... Olur da benimle, bizimle kalır dediğim can gitti. Açsaydım neler değişirdi bilemem. Bir treni kaçırmayla değişen hayatlarımız var, bunun farkında olmalıyız. Anı ne denli değerlendirebilirsek kaybettiklerimizi o kadar kazanca çeviririz. Evet, siz de haklısınız. Fazla optimist davranıyorum. Zorundayım! Biten gözyaşları benimleydi ilk kaybımda. O gitti ama güzel şeyler bıraktı ardında. İsteyerek mi gitti bilemem ama herkes onun güle oynaya gittiğini biliyor, ardında hiçbir kırıklık, kırgınlık bırakmadan. Bana bıraktığın her şey için çok teşekkürler... Her zaman kaba kızın olmaya devam edeceğim. Yanında olduğumda gıdıkladığın ayağımı çekeceğim ve bisikletinin arkasında tüm çarşıyı seninle gezeceğim. İyiki vardın! Kendine çok dikkat et!        - Kaba kızın

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Yeter mi!

Sözcükler sizi tutsak aldığında, o harflerin içinde boğulur kalırsınız. Kurumuş dudaklarınızdan bir harf çıkması için döktüğünüz onca tere bir ömür verebilirsiniz belki de. Ya da istemsiz dökülen her harf için kendinizi kaç ölümle cezalandırmak istediğinizi seçersiniz, seçebilirsiniz. Eğer ki tüm bunlardan kaçmak ve uzaklaşmak yolundaysa şayet tüm düşünceleriniz, izin veriyorum boğulun hüzün denizinizde. İki güncük umut içmeyin, son yudumunu ağzınıza almayın gözyaşı çorbanızın. Bırakın bizi sizin tabirinizle "kendi çöplüğümüz"e. Yapmacık ve lakait tavırlardan sıyrılıp kendinize dönmeyi bir an olsun düşünmediyseniz eğer hiç uğramayın çöplüğümüze. Güvenmenin ne demek olduğunu bilmek ya da öğrenmemek değil isteksizce reddetmekse niyetiniz kaybolun siz de kendi denizinizde. Hala neden bahsettiğimi bilmiyorsanız eğer çok zorlamayın yüzün kendi denizinizde. Çöplükler suyu sevmez bilir misiniz? İşte tam da bu yüzden arınma vaktinizi çöplükte geçirmemelisiniz. Ve hüzün salatama ortak olmak niyetindeyseniz de belirteyim: o öküz öleli çok oldu.
Hani bilir misiniz sonbaharda yapraklar dökülür ve çıplak kalır ağaçlar, işte o zaman kim bir ağaçtan kendine hatıra bırakmak ister ki çöpçülerden başka. Sen hiç bu yaprak da solmuş bunu birine vermeliyim diyen birini gördün mü? Peki ya sen sadece ilkbaharda açan çiçeğe neden solgun değilsin diye sordun mu? Gereksiz değil mi her şey! Sormak bu kadar zor mu ! Siz hiç solmuş bir yaprakla konuştunuz mu, ona olanları anlattınız ve dinlediniz mi! Bizim çöplükte bunu hep yaparlar; solgun yapraklar yeşerir çiçek açar, ölen öküzler orda canlanır. Evet, evet hepsi olur bizim çöplüğümüzde. Ne biliyor musunuz bizim çöplüğümüzde herkes konuşur, senin dilsiz zannettiğin o kişi de konuşur. Bizim çöplüğümüzdeki pislikler konuşur! Çünkü biz kendi çöplüğümüzde öten minik horozlarız ve sizin denizinize adım atmayız!

Dipnot: Bu yazı kendi 'pis' çöplüğünde pervasızca uyuyan pisliklere gelsin! Rahatsız edilmemek ve daha da susmak için! Tüm çöplüklerde sessizlik! Haydi bakalım daha da pislikleşmeye ne dersiniz?
Dibin dibi not: Kendi çöplüğümde kendi çöplerimle çöpleşiyorum, suç mu!

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Canım, her şeyim...

Nasıl anlatsam bilemiyorum. Sadece şunu biliyorum ki bugün (7 Temmuz) benim için gerçekten çok önemli bir gün. İşte bundan 16 yıl önce olan olmuş :) Ahh minik kuşum, her şeyinle iyiki varsın.
O kadar çok şey paylaştık ki ve sen o kadar çok şeyi değiştirdin ki bende. Bir o kadar da o kadar çok şey bıraktın... Fındık aroması sevmeyen ben şuan fındıklı kahve içiyorum mesela :) Evet, belki küçük bir şey ama çok değerli.
Her zaman burada olduğunu bilmek o kadar güzel ki. Aynaya bakınca orada olduğunu görebiliyorum her ne kadar şuan aramızda 9000 km olsa da tek bir skype aramasına bakar. Benden kurtuluşun yok minik kuş. Söylemek zorundayım ya iyi ya da kötü her zaman iyiki benleydin. O kadar rahattım ki bana ''geçer güşüm geçer'' derken bu kadar güven veren bir dostumun olmasıyla. Ses kayıtları, sessizlikler, şarkılar, pasta yiyişler :)
Sen inan bana her şeyin en güzelini hak ediyorsun, çünkü domatesli krakerin başlattığı bir şey bu. Unutmadan söyleyeyim sana en büyüğünden taze bir meyveli pasta borcum olsun bu güne özel :) Tabi tek bir şartla :)
Zaman geçti farkındasın sen de. Değişen şeyler oldu biliyorsun, aynı kalan az şey var. Bildiğim şey şu dostluğumuz gerçekten çok güçlü, hani demiştim ya sana bizde herkeste olmayan bir şey var ve o yüzden şanslıyız diye. Evet evet süper güçler, hahahaha.

Sana bir sır vereyim mi, sen çok şanslısın. Sen sen olduğun için, her şeyinle. Minik şapşalım benim...( her ne kadar böyle dememden hoşlanmasanda)
Daha çok zamanımız var saçmalamak ve susmak için. Seni çok seviyorum minik kuşum. İyiki, iyiki, iyiki varsın ve benim canım, kardeşim, en yakınım, her şeyim oldun...

 ''Gelişin yok mu beyaz bulutlarla...''

Daha önce demiştin ya hani: ''Hayallerin trajik kaderi budur. Ama yine de hayalsiz yapamayız. İyiyi ve kötüyü tanıyacağımız yolda yürüyebilmek için hayaller gereklidir..". Sakın o hayallerini bırakma canım. Sen onlarla güzelsin... Burdayım, her zaman. Ben de hayal kurmaya devam edeceğim... İyiki yanımdasın, iyiki yanımdaydın... '' Sen hep böyle kal...''

Dipnot: Orada fazla eğlen!
Dibin dibi not: Seni çok seviyorum şapşal!


''Ansızın çalınca yine kapın
Tanırsın sesin, tanırsın sessizliği
Ansızın soğuyunca avuçların
Tutarsın elini, özlersin ellerimi
Ve zaman öperken alnından
Okşarken yüzünü, söylerken son sözünü
Bazen böyle olur, bazen konuşamazsın
Kayar ellerinden aşk, onu tutamazsın
Sen hep böyle kal''


























5 Haziran 2014 Perşembe

Virgül

Uzun zaman oldu. Cümlenin başını unutmamıza ramak kalmıştı ki koyduk virgülümüzü. Şimdi de cümleye devam ediyoruz. Bense kaldığım yerden sesleniyorum kendime, "mutlusun devam et!". Çok mutluyum. Hem de çok. En değerlim, canım, miniğim... Döndük biz, satır aralarında gizlenmiş anılarla döndük.
Şimdi ben kaybettiği kitabını bulan bir çocuk gibi şen, uzun zamandır görmediği dostuna sarılan kadar neşeli ve görmeyen birinin gördüğü ilk renkte duyduğu mutluluğa sahibim. Hani kalemi uzun zaman eline almazsın da aldığın ilk an huzura erersin ya, işte öyleyim. Böyle uçsuz bucaksız bir sahilde yağan yağmurun altında tek başıma yürüyorum sanki; martıların kanat sesleri, denizin o tanıdık ferahlatıcı ruhu. Hepsi orda...
Çok mutluyum yazamıyorum. Sarılmam lazım... Sadece mutsuzken mi yazıyorum gerçekten? Bilmiyorum. Tek bildiğim iyiki varsın Romy!! İyikiii!!!

26 Mayıs 2014 Pazartesi

'Mış' gibi

Çok kırmış, çok kırılmış gibi. Elini bırakmaya kıyamamış, hapsetmiş gibi. Ve sonunda ayrılmış iki el, iki kalp, iki göz ve o iki koku.
Çok sevmiş, çok sevilmiş gibi. Çok paylaşılmış yaşananlar, senli benliden uzakta. Biz olunmuş. Dost, kardeş, can olunmuş.
Daha fazlası olmuş. Can'ı kırılmış canın. Can canı yanarken canının, kendi canı yanmış. Çok yanmış. Çok kırlmış ikisi de.
Ardından konuşulmuş, defalarca susulmuş. Biri konuşurken susmuş diğeri. Öyle susmuş ki, sessizliğin kendi sesi dahi kaybolmuş içindi.
Ve işte şimdi olan olduğuyla kalmış. Yaşananlar zamanın ardına gizlenmese de, her daim el sallar olmuş etraftan.
İşte bu yüzden biri arafta kalmış diğeri de ...

...
Kelimeler susmuş
Tek bir harf yol almamış.
Suskunluğa eşlik etmek istemişler.
Şimdiyse, herkes susmuş.
Konuşan tek onlar olmuş.



25 Mayıs 2014 Pazar

Yolun Başı

Daha yeni başlıyor diyorum kendime, daha çok yeniAlıştın zannediyorsun ama değil dostum. Her sabah daha da acı çekerek kalkıyorsun. Etrafa her gün daha da zorlanarak bakıyorsun. Eksik bir şey yok, aksine her şey bana çok fazla. Trafikte karşı karşıya geçmeye çalışırken önümde arabasının frenine basan o sürücü mesela, birine çarpmamak için mi bastı sanıyorsunuz. Pek değil, o an aklından geçen ben değildim. Kendisiydi. Çarpsaydı neler olur onu düşündü. Hayat böyle işte. Sen bazen kendi yolunda ilerlerken çarparlar sana. Bazen hafif bir çarpmadır bu bazense çok yaralar. Çarpanlar kendilerini mi düşünürler yoksa seni mi pek bilemezsin, tek bildiğin çarpma olayının gerçekleşmiş olmasıdır. Peki ya sonra, çarpma anının ardından olay yerinden kaçan ya da suçunu anlayıp pişman olan veyahut sinir krizi geçirenler, kimlerdir? Hepsi biziz. Birinin hayatına bodoslama bir giriş yapmışızdır, belki de onda çok şeyi değiştirmişizdir. İşte bu sürecin ardından istersek kaçabiliriz; değişmekten, değiştirmekten korkuyorsak şayet. Birinin hayatına giriş sancılıysa eğer yine kaçarız, pişman olarak ya da olmayarak. Kaçarız işte bir şekilde. Ki bazen yakalanırız ya da kendimizi de yakalatabiliriz. Şans meselesi, zira kaçmaktan korkmuyorsan zaten kaçışını engelleyebilecek bir unsur da yok demektir. Üçüncüsüyse en kötüsü, hata bırakmaz ortada. Ölen ya da yaralanan varsa, hata su götürmez bir gerçektir. Ancak çok geç kalınmış bir gerçek. Sürücü hatalıysa mesela, yaraladığı kişiden özür dilese kişi iyileşir mi? Cevap gayet net, hayır. Peki ya hastane sürecinde yanında olsa, cevap yine çok net: hayır. Peki ne zaman sürücü yaptığı hatayı döndürebilir tersine, iki taraf sağlığına kavuştuğu zaman mı? Cevap hala net! Yara izi her aynaya bakışında hatırlatır insana o kazayı. O yüzden yaranın yeri de önemli. Ki bu sebeple araba kullanırken çok dikkat etmek gerekir. Ne kadar iyi sürücü olduğumuz neyi degiştirir ki, ya önüne aniden biri çıkarsa.
Demem o ki, kaçmak ya da kaçmamak işte bütün mesele bu. Kaçsan da kaçmasan da dert ayrı, tasa aynı.
Dipnot: Biri de demiyor ki ne saçmalıyor bu. Bende bir sorun yok gerçi, herkes akıllı bir ben mi deliyim! Değil mi ama!!
Dibin dibi not: Araba kullanmak tehlikeli diye hiç araba da mı kullanmayacağız a dostlar!!

23 Mayıs 2014 Cuma

Hayat

Çiçekleri koklarken güzelmiş hayat, kurutulmuş çiçeklerin sakladığı hüznü yaşarken değil. Adım attığın, ayak bastığın her nokta için değer bilmekmiş hayat; ben niye bu adımı attım diye sorgulamak için değil.
Kuşlar en çok ağaçta güzelmiş, polisin attığı gaz bombalarını toplarken değil. Çocuklarda annelerine sarılırken güzelmiş bu hayatta, anne oğlunun tabutuna sarılırken değil.
Biçiyoruz hayatımızı, ayrık otları için başladığımız temizlikte güllerimizi söküyoruz köklerinden. Canı yanar mı yanmaz mı bilmeden, önümüze geleni kırıyoruz. Buysa yaşamak, buysa değer vermek; ben yokum. İnsanlar diktiği her gül için, binlerce gözyaşı dökerken ben yokum. Yokum işte.
Bir gün geldiğinde arkana bakıp keşke yapsaymışım lafının kulaklarında çınlamasını istemiyorsan eğer, hareket edeceksin. Bunca sitem ederken hayata oturmak kazma vurmaktır gül köküne. Sevdiğin şeyi yap, sevdiğinin yanında ol. Anı yaşa! Beylik laflara kanma, sadece yaşarken değer bil! Çünkü her keşke yaralar insanı, ben her keşkemde kurşun yiyorum kalbime. Her pişmanlıkta daralıyorum, dövünüyorum. Dediğim gibi kısa yaşamda ne diye bekliyoruz bir şeyler için. Adım atsak ya, daha nice kazmalar vurulmadan.
Dipnot : Konuşmak yazmak kolay da, iş bu değil! Hareket etmek giden gitmeden kalan kalmadan. Ben yapamadım, sen yap mı desem, ne desem sayın okuyucu. Kimse sen yap demesin işte. Ben de varım, sen de. Hareket, hareket!!

Nerdesin? Nerdeyim ?

Nerelerdeyim uzun zamandır, kiminleyim? Kim götürdü beni oralara, bilmiyorum. İnatçılık edip dört dönüyorum çevremde. Biliyorum, geri dönersem bırakmam. Ayrılmam, uzaklaşmam. O kadar zor ki her şey, özellikle de bu durumda.Çünkü bazı durumlarda söylenecek pek fazla şey yoktur, hissedersin sadece. Hüznü hissedersin, o kadar. Başkasına imkan vermeden kendini bulursun. Ya da bulduğunu sanırssın daha uzaklara giderek. Uzaklaşmışsındır artık, elinden pek bir şey gelmez susmaktan başka. Bazen diyorum ki hep sussamıydık acaba. Belki de susmalıymışız, zira asıl gerçekler susarken çıkıyor ağızdan. Öte yandan diyorum ki; herkesle susamazsın, bazen susmak anlaşılmamaktır. Susmayı bilene susacaksın. Susarken hararetli konuşuna susacaksın.
Ama bazen susarken içine konuşacaksın. Hele ben, susarken ne çok konuştum halbuki. Neler söyledim, ne ağlandım susarken. Ben ki susarken herkes sustu. Kelimeler kalmadı artık beni konuşturacak. Konuştum konuştum da bir türlü benim diyemedim. Ben burdayım diyemedim, içimdeki ben çıkamadı dışarı. Neden diyeceksiniz, neden böyle yaptın? Çıkarsaydın ya içindekini, neden kendine yaptın bunu? Sizce bunun seni beni mi kalmış. İnanmak isteyen insana sen, ben denilmez. Bana da kimsenin bir şey demesine gerek yok. Tabi ki tek bir kelimeden başka, ki o kelime de artık Alice Harikalar Diyarı'nda... Kim götürdüyse getirsin derdim ama, önceden. Artık diyemiyorum. Artık, artık kelimesi yer etti lügatımda. Artık değişti bazı şeyler. Artık susar oldum, bekler oldum, uyuyamaz oldum, kalkamaz oldum, kendim oldum ya da kendimi buldum. Veyahut kendimden oldum. Beni ben yapan şeyleri birer birer kaybediyorsam eğer, gerçeklik nerde bilmiyorum. Üzülmüyorum çünkü artık üzülemiyorum olan şeylere. Beni bu mutlu eder diye yapmaya çalıştığım onca şeyden zevk almadıysam artık hüzünlenmem de. Durgunum. İyi miyim kötü müyüm bilmiyorum. Gerek yok bilmeme ama sadece şunu bilmek istiyorum. Hani hiç beklenmedik anlarda gelir derler ya mutluluk, hüzün de öyleymiş. Duygular hiç beklenmedik anlarda kalarmış kapıları. Ben kapımı iyice kilitledim, bu saatte ne mutluluk ne hüzün çalsın kapımı. İkisini de beklemek umut bana. Artık umut yok. Ben suskunum, durgunum ve brklemedeyim. Gelen olursa burdayım her zaman ama mümkünse susarak gelin, konuşamıyorum...

20 Mayıs 2014 Salı

Şey

Şimdi sorsan bana nerdesin diye, söylemem. Buraları çok tozlu şimdi, gelme kirlenir her tarafın. En azından iyi misin merak ediyorum diye sorsan, sen iyiysen benim cevabıma gerek yok derim.
Ben buralarda bir şeyler derim, derim de kendi kendime derim. Oturur yazar, kendime yazarım.Oturur söyler, kendime söylerim. Kalkar gider, kendime giderim.
Kitap okumaya çalıştım. Daha üçüncü sayfada karardı sayfa, kelimeler girdi birbirine düğüm oldu. Şarkılar desen hepsi aklıma tek bir şeyi getiriyor. Birlikte dinlediğimiz, kayıtlarla attığımız her şarkı çok şey kattı bana. Şimdiyse dünkü parça gibi yıkıyor beni. Söylesenize adını bile bilmediğiniz ama daha önceden duyduğunuza emin olduğunuz ve bir karakterle özdeşleştirdiğiniz notalar nasıl yaralar kalbi? Ben söyleyeyim, notalar bir bütün halinde kağıttan çıkar, havada bir bıçak şeklini alır ve melodiyle birlikte saplanır kalbinize. Öyle bir saplanır ki, siz farkedemezsiniz. Ben de farkedemedim, zaman aldı...
Doğru ya, zaman beni benden aldı. Ah zaman, gel zaman, git zaman değişen çok şey oldu. Eskisi gibi olmayacak dediler. Zaman ne zaman uz durdu ki. Zaman ne zaman durdu, ne zaman bekledi bizi mesela.
Şimdi oraya gidiyorum, belki birkaç saat sonra orda olacağım. O rafların önünde taklit edeceğim bizi. Onu mu alsak, bunu mu alsak diyeceğim. Doğru ya ona soralım, ama bence mavi. Gökyüzü gibi mavi. Hayatın masmavi olsun, arada bulutla dolsun, bazen yağmurla hüzünlensin ama yeri geldiğinde güneş de açtırmayı bilsin. Sen gökyüzünü sakın kaybetme!

Yazıyorum

Yazıyorum. Dünden bugüne, geçmişten geleceğe yazıyorum. Haftalardır kaç sayfa oldu bilmiyorum. Elimde kalemle deftere yazıyorum, telefon elimdeyken de buraya. Durmuyor. Ne çok yazasım varmış. Söyleyecek ne çok şeyim varmış. Ne zamandan beri en konuşulası zamanda susmuşum bilmem. Ne zaman o uçurumun kenarına gidip durdum bilmem.
Sadece yazıyorum. Elime küçük bir kağıt tutuşturuluyor. Sen kullanırsın bunu diyorlar. Haklılar, kağıt kalem olmuş her yanım. Ne zamandır bu haldeyim, bak onu da bilmiyorum. Ama yakın zaman, birkaç yıl galiba. Daha önce de dediğim gibi yazabildiğimden değil. Yazamadığımdan belki de, okumayı sevdiğimden. Tabi artık okuyamadığımdan, el süremediğimden. Yaz dedi yazıyorum. Bırak dedi bırakıyorum. Ne zamandan beri dinliyorum acaba onu...
O ilk fotoğrafı hatırlar mısın, bir anda girmiştin kareye. Ya ben ya o çağırmıştı seni, tek bir sohbet yokken o kareyle girmiştin bana. Hayatıma renk katmıştın. Yanımdaydın da uzun zamandır. Buralardasın işte hala. Biraz uzaksın ama olsun, cidden olsun. Uzak olsun yakın olsun. Olsun da...
Optimistliğimden mi dersin aşırı pessimistlik mi ,bekliyorum. 10 yıl sonra dese, çağırsa beni bak Trilye planını uygulayacağız. Çabuk ol dese, bir anda mesela. Hiçbir şey yokken, öyle bir kalkar giderim ki... Giderim, ben giderim. Sen benden gitmezsin o ayrı. Hala inatçıyım bu konuda, gidemezsin çünkü. Baya derine gömmüşüm. Ki çıkarmayı da denemedim. Oldu da bir gün kafama esti, çıkaramam... Ahh... ÇIKARMAM.
Dipnot: Değerli okuyucu, şimdi eğer canından çok sevdiğin arkadaşın yanındaysa ya da yarın olacaksa, veyahut bir zaman git sarıl. Bekleme hiçbir zaman, sarılmazsan da iyiki varsın de. İyiki varlar, var... Çünkü, evet ne çünküsü arıyorum ben. Hepsi fasa fiso. İyiki varlar çünkü, insanın hayatına anlam kazandıran candan öte dostlardır. Bu böyle biline. Sahip çıkın canınız'a...

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Bildiğini yok saymak, kaybolmak...

Dinlemiyorum. Kimseyi dinleyemiyorum. O kadar yoğun bir his var ki içimdi. Acı değil umut diye kandırıyorum. Elimi oynatamıyorum, vücudum artık benden habersiz. Ne yaparsa yapsın diyorum. Ben gitmişim haberim yok.
Hiçbir şey yokmuş gibi yapamıyorum. Yazı yazıyorum ama bu baba iyi gelmiyor. Daha da hatırlatıyor. Başka bir şeylere dönüyorum ama hemen aklıma geliyor. İşte o anda tüm barajlar açılıyor.
İnsanların acıyan gözlerle bakmasını da istemiyorum. Ama bir o kadar da bir dal bulup tutunmak istiyorum. Her defasında elim kayıyor, tutamıyorum. Nefret et dedin ya, edemiyorum. Nefret etmek sanki uçsuz bucaksız dünyalarda kaldı. Biz de yok artık. Ben dayanamıyorum. Bir şeyler o kadar eksik ki,  ben artık onun yerini nasıl doldururum, bilmiyorum.
Durup durup kendime kızıyorum, suçlusun diye. Sonra yine kızıyorum, bir suçlu mu var diye. Bir kaybeden bir kazanan mı var sanki. Bir ağlayanbir gülen mi, bir hüzünlenen bir coşan mı. Ne var şimdi bizde bir söylesene. Neden gidiyorsun, neden bırakıyorsun?
Duramıyorum burda, kelimeler boğazımı düğümlüyor, sürekli uyuyasım var ama gözlerim fal taşına bürünüyor, ardından kollarım bağlanıyor ve  bırakıyor gözyaşları kendini... Böyle değil aslında, gözyaşlarım, ellerim, kollarım, gözlerim benim değil. Birileri, ya da "biri" benim her şeyimmiş. O gitmiş, ben solmuşum gibi. Bırakmışlar beni kuytu bir köşeye, alın bu solmuş çiçek. Kim napsın beni, sulayan çok ama bilmiyorlar ki daha da çöküyorum böyle. Kimse çiçeğin elinden tutmuyor ki bu devirde? Benim elimden tutan oydu, sendin. Şimdi bıraktın, gittin. Hayalperestliğime tat kattın. Burdasın gibi, böyle saçmalıyoruz. Kek yakıyoruz,dertleşiyoruz.
Hiçbir sey o eski günlerdeki gibi olmayacak, olmaz da zaten. Olabilir mi sence, kim layık bu kadar büyük bir yaraya merhem olmaya. O yarayı kapatmaya ben cesaret edebilir miyim? Kabuk bile bağlatmamışım, gittikçe açılıyor sanki. Kapatamıyorum ama içimden gelmiyor.
Notları okuyorum, fotoğraflara bakıyorum, videolar izliyorum. Gülemiyorum. Gülerken hemen duruyorum. Hayır diyorum. Biz birlikte gülerdik. Tek gülmem artık ben, gülemem. Gülersem sanki tüm dağlar teker teker yıkılacakmış gibi. Ağlasam da aynı, gülsem de. Ne farkeder ki? Bu saatten sonra ne çare. Kim geldi kim gitti bilmiyorum. Buralardayım işte 1 aydır. Ne oldu sanki, gelen yok. Gelmeyecek...
Kahretsin ki gelmeyecek. Ben yine her akşam yatmadan mumumu yakacağım, biraz kendime döneceğim, o şarkıyı dinleyeceğim. Ya 18 ya da 25 eylüldü. O gün bir şeyleri bilmeden adım attım. Dedim ki iyiki atmışım. Hala diyorum iyiki  ordaydım. Şimdi buradayım ama sanki o gün hiçbir şey yaşanmamış gibi.
Hiçbir şey bitmedi, sürüp gitmiyorsa. Biri durdurdu sanki. Devam edemem dedi zaman böyle akmaya. Neden dedim ne yaptık sana? Siz bir şey yapmadınız, ben geldim sadece dedi. İşte bu kadar boş her şey. Napsam iyi gelmiyor, dönüp duruyorum kendi etrafımda. Birileri de var belki burda ama ne çare, olmayınca da ne farkediyor ki.
Böyle yazmayı, çizmeyi çok seven belki de defter kullanmasını bilmeyen bir çocuğun burukluğundayım. Kalemi alınmış, defteri kalmış. Ne kalemsiz yaşayabilir ne de defterim kaldı diye sevinebilir. Ben kendi kalemimi kaybetmişim. O kalemi kendim yontmuşum, defalarca teklemiş. Sanki ben gideceğim demiş, en başından demiş. Ben dinlememişim. Biri bana kalemimi geri versin, o olmadan yazamıyorum. Defterimi kullanmama şans verin?
Dipnot : Fazla hayal kurmak bünyeye kısa zamanlı mutluluk verirmiş. Umut olurmuş. Ama en büyüğü de gelmeyeceğini bildiğin bir gemiyi beklemekmiş. Ama ya gelirse esasıyla her gün o sahile çıkıp beklemekmiş. Kimse yok sahilde, ama gelir, gelecek. Gelmeyecekse de gelecek. Hayal etmek bedava, ne istiyorsan onu düşün. Gelir ya da gelmez. Ama gelseydi, napardım biliyor musun? Sarılırdım ve bırakmazdım...

İşte küçük bir çocuğun hayallerine ortak oldun okuyucu. Bu çocuk büyümeyecek. Sen fazla ümitlenme bu çocuk o gemiyi bekleyecek, her defasında daha da yaralansa da bekleyecek. Çünkü gemideki onun her şeyi, her şeyi...

11 Mayıs 2014 Pazar

Cam

Kırıyorum herkesi, her şeyi. Yıkıyorum, döküyorum. Ve sadece psikolojik de değil artık. Az önce bir şey oldu ve mutfakta ne varsa kırıldı, üç beş bardak tabak, güzel bir çiçeğin gövdesi de tabi. Yere saçıldı toprak, cam kırıklarıyla buluştu. Ne toprağı saksısına koyabiliyorum, ne de kırdığım şeyleri eski haline çevirebiliyorum. Ben yıkıcıyım sanki.
Her şeyi tüm gücümde yıkıyorum. Kendimi de kırıyorum. İçimdekilere yazık ediyorum, parçalıyorum her şeyi. Bilerek yapsaymışım diyorum bazen. Belki karşıdakini de üzmezdim. Arkamdan yakınırdı ama kısa sürerdi belki. İstemeden yaptığım onca şey, hatta istemeden yapmaya devam edecekmişim gibi gelen onca şey. Kırmamamın tek yolu saklanmak mı acaba, kaçmak mı? Kendime kaçmak mı, yoksa kendimden mi? Kendini de kıran insan kendinden utançla mı kaçar yoksa korkuyla mı...
Daha devam mı edeceğim acaba insanları üzmeye, o camları, parıldayan bana gülümseyen insanları kırmaya devam mı edeceğim. Kendimi de kaybetsem ya mesela. Kaçmak değil yanılıyorsunuz, bu en büyük ödül olur bana.
Bana fazla geldim ben, insanlara da. Gülümsetmekten çok üzdüm sanki, kırdım, döktüm. Ama hala onu ya da onları geri isterken bendeki bu korku delirtiyor beni. Sevgimi, güvenimi korumak adına girdiğim yolda ya yeniden kırarsam her şeyi. Hem o yola girmek istiyorum delicesine, canımı paylaşmak istiyorum. Öte yandan korkuyorum, hem ben onları hakedecek ne yaptım diyorum, onları üzmek dışında. Kırmak dışında... Biri çıksın söylesin, ne yaptım ben bozmaktan başka?

29 Nisan 2014 Salı

Herkes

Herkes kendi memleketinde bugün, yarın ve ertesi gün. Bugün herkes kendi yağında kavruluyor, kendi baharında çiçek açıyor. Ve herkes bugün açmış ruhunu yedi düvele, kanatsız melek olmuş tüm ayrılıklar. Sigaranın son külü olmuş umutlar... Bilindik sesler son nefesi olmuş sigaranın, haykırıyor.
Bense, bilindik bir bahar akşamındayım. Yaprakların hışırtısı doluyor içime, kuşların cıvıltısı siniyor ruhuma. Bahar geldi ya diyorum, yeşerir şimdi her şey. Her şey canlanır birden, söz geçirir bahara. Baharda söz dinler tabi, elinden geldiğince ruhuna katar. Bir güzel yoğurur, bir de bakmışsın bitmiş bahar. Nerede şimdi tüm o cıvıltılar, nerede o bilindik hışırtılar? Nerede? Ben neredeyim...
Ben buradayım. Burası tam da şurası, belki birazcık orası. Az yakın sana, biraz uzak ona. Ben şimdi en bildiğim yerdeyim. Bir kahramanıyım bilindik bir romanın. Zaten hep çok bilmekten gelmedi mi başımıza her şey. Bahar çok bildi.Bilmeseydi katmayı her şeyi ruhuna, yetebilir miydi hiçbir güç onun tüm bu güzellikleri kısa zamanda yoğurmasına? Çok bilmekten geldi işte, çok bildik, çok...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Gel, gel !

Bazen en çok sevdiğiniz kelimeye düşman olursunuz, bazen de mutluluğa. Çağırmazsanız gelmez ya bazı şeyler. Ben bugün yağmuru çağırdım kendime. Yağmur geldi bana bugün. Sana en çok ihtiyaç duyduğum an geldi, saatlerce yağmur tuttu beni. Zaman diye fısıldadı kulağıma. Sarılmak istedim sarılamadım, anlatmak istedim anlatamadım, yazmak istedim başaramadım. Kaçtım ben bugün... Ben bugün kendimden kaçtım. Ya da en doğrusu kendime çok yaklaştım. Sana kaç dediğim yerdeyim bugün, etrafta dolanan hüzün kovan kuşları çok. Ama sorsan sadece gelen kanat çırpınışları. Uçamıyorlar... Seni sordum, bugün görmedik dediler. Ben yine de oturdum seni bekledim yağan yağmurun altında. O kadar çok ıslanmama rağmen dinmedi bazı şeyler. Dinmiyormuş işte bazen...
Ben hala yağmurdayım, hala sana ihtiyacım var. Çok var, çooook var... Yolda mısın onu bile bilmiyorum. Şimdi ben, sen gidince yollara raptiye atmış gibi mi oluyorum? N'olursun o yoldan gelme. Başka yoldan gel, acele gel, lütfen gel. Sana ihtiyacım var, gel!

23 Nisan 2014 Çarşamba

Bu kadar çok umut...

Anlatamıyorum. Ne hissettiğimi dökemiyorum kelimelere bir türlü. Oldum olası dökemem, ben yazmayı severim sadece. Yazabildiğimden değil, kelimeleri dökebildiğimi hissettiğimden, bana hissettirdiklerinden.
Son zamanlarda çok hissetmek istedim yazmayı, başaramadım. Kendimi anlatmaya çalıştıkça yalpaladım. Çok kırıldım kendimi anlatmak isterken.Özellikle bu aralar hissettiklerimi anlatmak için neler vermezdim.
Bir insan en çok kendini anlatamadığında yaralanırmış, en çok hislendiğinde dökülürmüş asıl gerçekler. İçinden geçenleri en çok üzüldüğünde söylermiş. Ama en çok böyle zaman alırmış dersini. Eğer bir insan ben hayatımda bu kadar azimli, kararlı birini görmedim diyorsa ona onun kararsızlığından kendi azminden ya da çırpınışından bahsetmeyecekmiş. Hiçbir zaman yuvasına dokunmayacakmış yavru kuşun, dışardan izleyecekmiş o zamanlarda. Kimse kimsenin ne hissettiğini anlama gafletine düşmeyecekmiş. Çünkü kimse kimsenin gerçekten nasıl hissettiğini anlayamazmış. Anlamak istermiş elbet ama "çok" kelimesi kadar belirsiz, "benimki" gibi bencilmiş. İnanın bana insan sadece düşleyebilirmiş. O an onu hissedebilmeyi düşlemeliymiş. Çünkü "o zamanlarda sen benim ne yaşadığımı anlayamazsın." ifadesi belirirmiş sadece. En saf duyguyla dahi söylenen "ne hissettiği anlıyorum" ifadesi baltalanırmış tüm gerçeklikler tarafından. O an tek bir gerçek kalırmış... Umut...
Onun hissiyatına yaklaşma değil onun kurtuluş umudu...
Biliyor musun insan beklemeyi bilmeliymiş. Defalarca sormalıymış kendine bir şeyi yapmadan önce. Ve daha da önemlisi 'o'nu 'o' yapan şeye dokunmamalıymış. İnsan en çok kendine vurulan darbede yıkılırmış. Değişmesinin beklenmesinden kaçarmış. Ama bir şey unutulmuş, bazen korku her şeyin ötesine geçermiş. Öyle bir işlermiş ki ruhuna, onun kendine dönmesinden korkarmış kişi. İnsan bir kere gülüşünü bildiği, dostum dediği birini bir bilinmezden çıkarmak istermiş. Korku tüm odayı sardığında da, tüm kaçaklar sinermiş bedene. İşte o vakit onu kurtarma umuduyla savaşın ortasına atarmış kendini, savaşta yitirilen canlar şehit, kanlar şehit kanıymış ya bu savaşta da kan hayal kırıklığıymış. Savaşa her şeyiyle giden can hayal kırıklığına uğratırmış onu. Çünkü savaş tek çözüm değilmiş. Savaş sabırsızların en sevdiği şeymiş, korkakların taptığı.
Ve şimdi anlıyorum neden yeter dediğini, şimdi anlıyorum kılıç seslerini... Ama beklemeyi bilmeyen birine beklemeyi öğrettin sen, susmayı bilmeyen birine susmayı. Hala düşünüyorum da bazen geçmiyor, hani geçer demiştin ya. İşte o iz olarak kaldı... Beklemeyi öğrenen ya da öğrenmeye başlayan biri için susma vakti. Yarın büyük gündü hatırlar mısın, ben hatırladım. Belki sen de hatırlamak istersin...
Dediğim gibi bence insan en çok dikkat ettiği zaman kırarmış bardağı, dökermiş suyu. Ve insan en çok kendine vurunca bulurmuş doğruyu...


Dipnot: Bir umut sallıyorum elimi sahilde, belki o gemi gelir bir gün. Tabi batmamışsa... Tek dileğim bir fırtınaya yakalanmışsa en kötüsü, yalnızlığı fısıldasın rüzgara. Rüzgar bilir yalnızlığın notalarını, umudun dansını. Ben burdayım... Bekliyorum.


28 Ocak 2014 Salı

Yağmur...

Hep hayalimdir yağmurlu bir güne uyanmak, türküsü yağmur olan bir şehirde. Elimde açılmamış bir şemsiye ve sırılsıklam olmuş ben. Küçükken hep kandırılır, uzaklaştırılırdık yağmurdan, ıslanmaktan. Hasta olmamızdan korkulurdu, olurduk elbet ama bilinmezdi; ruha inmeyen yağmur tınısı dindiremezdi acıları, canlandıramazdı aç bilaç yerde yatan o umutlarımızı... Kim der ki gün gelecek sen de yağmurda tüm esaretinden kurtulmuş bir mahkumun özgürlüğüyle vuracaksın yağmurdan arda kalan sokaktaki su birikintilerine. Belki hiç yağmurda yürüyemeyeceksin ama bileceksin, asıl fırtınalar, şiddetli sağanak yağmurlar içinde. Deniz kenarında bir kayaya oturup saatlerce düşüceksin belki de bir düşünenin olmadan ama bileceksin hala üstünde oturduğun son bir taş var, bir denizin ve arka kalan hayal gücün. O an nerde olduğun senin, deniz senin, her şey senin... Ama unutma ardından el sallayacak bir gemisi de olmalı insanın. Ne duruyorsun git el salla aşklarına, vazgeçtiğin hayallerine ve hiç sahip olmadığın o yağmurun ıslaklığına... Koş!